Alp sevdası ne zamandır var içimizde, motosiklete binmeye başlar başlamaz hasıl olmuş olabilir mi doğrusu hatırlamıyorum. Ancak Alp gezisi raporlarını her okuduğumuzda içimizin eridiğini biliyorum. Ve hep bir ‘acaba bir gün biz de….?’ sorusunun kafamızda yer ettiğini.

İşte tüm bunlar ışığında bir anda alınmış bir karar oldu Alp turu. Bir gün Taner ve Cem’le otururken yıllardır özlemini çektiğimiz bu turu neden ertelediğimizi sorguladık. Hemen uçak bileti ve motosiklet kiralama işini soruşturduk. Lufthansa’dan çok ekonomik (İstanbul-Münih 198 euro) bilet bulduk. Taner, İlker ve Sinan’ın raporları sayesinde tanıdığımız ve hakikaten ailemizin motosiklet kiralayıcısı durumunda olan Hermann ile bağlantı kurdu. Belirlediğimiz tarihlerde 2 adet CBF1000 ve 1 adet CBF 600‘ü opsiyonladık. Nihayet bir iki gün içinde kararımızı verip 10 temmuz gidiş 14 temmuz dönüş olacak şekilde uçak biletlerimizi aldık ve  Hermann’a ön ödeme yapıp motorları kesinleştirdik. Her bir motor için ful sigortalı olmak üzere 432 euro ödedik. 

Gitmeden birkaç gün önce, hem rota üzerinde çalışma hem de ispanya-almanya maçını seyretme bahanesiyle Taner’de buluştuk. Eski dostumuz Selami de geldi, rotaları, falan görünce, ‘acaba Lufthansa’da bilet var mıdır aynı tarihlerde?’ falan demeye başladı. İnternete girip baktığımızda bizimkinin bir hayli üstünde bir rakama (yazmaya gerek yok) bilet olduğunu görünce, Selami derhal almaya ve bizim geziye katılmaya karar verdi. Sabah Taner yine Hermann ile bağlantı kurdu  ve bir adet XJ6 Diversion’ı da gezi grubuna dahil etti.

 


 

1.gün 10 temmuz 2010

Uçağımız saat 06:20 de. Saat 05:00’de havaalanındayız. Bagaj ve biniş işlemlerimizi hızla halledip kahvaltı yapıyoruz. Zamanında kalkıyor uçağımız ve tahmin edilen saatte varıyoruz Münih’e. Pasaport kontrolden hızlıca geçip hemen taksi arıyoruz. Bu kadar eşya ile bir taksiye sığamayacağımızı, kombiye binmemiz gerektiğini söylüyorlar. Eeeee, bir taksiye sığamayan eşyalar dört motora nasıl sığacak? Bir taksi-minibüse atlıyoruz ve Landshut’a doğru yola koyuluyoruz. Şoförümüz Orhan bey yaklaşık yarım saatlik yolumuz olduğunu söylüyor (gezi boyunca 4 kez taksiye biniyoruz, 3 ünde soför Türk). Nitekim 09:00 olmadan Hermann’ın yerine varıyoruz (ilgilenenlere not; 58 euro taksi ücreti ödedik). Dükkan kapalı…

 

 

Onbeş dakika kadar sonra Hermann geliyor ve hemen bizim motorları çıkartıyor. (Yamaha hariç hepsi 3 çantalı, GPS’li). Cem ve ben hiçbir çantayı almıyoruz zira tüm eşyalar Louis çantasına sığıyor ve onu da ahtapotla bağlayabiliyoruz. Taner her üç çantayı da aldı. GPS’leri almıyoruz, kendi GsX60’ımız yeterli.
 

 

Hermann’ın bize gösterdiği soyunma kabininde giyiniyoruz. Bu arada Hermann evrakları hazırlıyor, son ödemelerimizi yapıp saat 11:00 gibi yola çıkmaya hazır hale geliyoruz. Salzburg yolundan Zell Am See ilk hedefimiz.

Yolda durup öğle yemeği ve içecek molası veriyoruz.
 


Biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Aslında Salzburg’un içine girmeden gitmeyi planlamıştık fakat yolda şehre girmeye karar veriyoruz. Doğrusu pek de iyi yapmıyoruz. Hava çok sıcak ve bunalmış vaziyetteyiz, bir de bunun üstüne şehir merkezini bulma, trafik, tabelaları takip etme sıkıntısı eklenince iyice motivasyonumuz düşüyor. Bir büfenin önünde duruyoruz. Motorlardan indiğimizde hepimiz de bayılacak gibiyiz. Bol sıvı ısmarlıyor ve hemen tüketiyoruz. Gözümüz karardı, artık şehri gezmek bile cazip gelmiyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Yine keyifli bir yoldan sonra nihayet akşamüzeri saat 18:00 gibi Zell Am See’ye varıyoruz. Bir tek Zell Am See’deki oteli rezerve ettirmiştik, şehrin güney kısmında,  hemen yerleşiyor ve duşlarımızı alıyoruz.

Otelimiz


 

Sonra bir taksiyle merkeze gidiyoruz. Göl kıyısında kurulu güzel bir yerleşim.

Zell Am See


 


 


 Zell Am See de parmak arası terlikle dolaşan Cem ve Erkan


 

Şaşırtıcı sayıda  Arap turist var. Taksinin türk şoförü, 15 yıldır Arapların geldiğini söyledi. Kış sporları merkezi olan Zell Am See böylece yazları da boş geçirmiyor belli ki.

 Kuveyt’ten arabasıyla gelmiş

 

pizza ve makarnadan oluşan yemeğimiz.


 

 Yemek yedikten sonra otelimize dönüp rahat bir uyku çekiyoruz.

Sabah büyük gün; Grossglöckner. Heyecanlıyız.

birinci gün rotamız şu şekildeydi. Landshut-Zell am See (235 km)


2.gün:

Otelde kahvaltıdan sonra toparlanıyoruz, alınan karar gereği 10:30’da teker döner.

 

Dün geldiğimiz yöne doğru 7-8 km gidip Grossglöckner Hochalpenstrasse’ye sapacağız. Anayoldan ayrılır ayrılmaz yollar çok güzelleşti, hemen durup kameraları çalıştırdık.
 


 Bu arada sanırım Pazar günü olması sebebiyle çok sayıda motosiklet var. Bir süre sonra gişelere geliyoruz.

 

Böyle ilginç aygıtlar olduğu gibi,
 

Böyle güzel şeyler de vardı gişelerde
 


 

 

Geçiş ücreti motor için 14 euro, otelden bize 2 euroluk indirim kartı verdiler, 12’ye geçiyoruz. Keyifli ve bol manzaralı yollardan zirveye doğru ilerliyoruz. Çok sayıda motosiklet olduğu gibi, inanılmaz sayıda bisiklet var. Tatil günü olması dolayısıyla millet kendini bisikletiyle beraber dağlara atmış anlaşılan. Gidiş-dönüş birer şeritli yolda bisikletler tırmanırken çoğu kez arkasında uzun araba konvoyları oluşuyordu ve herkes sakin sakin yoluna bisiklet hızında devam ediyordu. Aynı manzaranın memleketimde olduğunu düşündüm de, bisikletçinin hali gözümün önünden geçince derhal bu düşünceyi kafamdan kovdum. 

Grossglöckner’de 2 farklı noktada duruyoruz, birincisi 2571 metredeki Edelweiss Spitze.
 


 


 Avusturya’nın en yüksek noktası, Grossglöckner

 

Zell am See gölü görünüyor uzaklardan.

 

Diğeri 2369 metredeki Kaiser Franz Joseph Höhe. Arabalar için katlı otopark var, motosikletler dışarıya park ediyor. Çok sayıda motosiklet var.

 


 Güzel arabalar da var

 

Doğu Alplerinin en büyük buzulu Pasterze.


 
Hemen şu sağda görülen restoranda buzula karşı yemeğimizi yiyoruz.
 

 

Yola koyulma vakti; Lienz üzerinden Tre Croci ilk hedef. Avusturya-İtalya sınırında yağmur başlıyor, benzinciye girip yağmurlukları giymeye karar veriyoruz.  İyi de yapıyoruz zira yağmur hayli şiddetleniyor.
 

 

Güzel ve araçların seyrek geçtiği bir yoldan Tre Croci’ye ulaşıyoruz. Aslında hemen yanından geçip gitmek varmış, biz milli parkına giriyoruz, yanlış hatırlamıyorsam 10Euro da para veriyoruz. Ancak yağmur o kadar şiddetli ki, kafeye girip biraz soluklanmak, bir şeyler içmek kaçınılmaz oluyor. Yola çıktıktan sonra Paso Tre Croci’den geçince yolumuzu saptırdığımız için kendimize kızıyoruz ama ne fayda! Tre Croci yakınlarında şöyle bir köprüden geçiyoruz
 


 Birkaç kilometre sonra Misurina gölüne geliyoruz. Etrafı dağlarla çevrili huzur dolu bir yer.
 

 

Sürekli yağmur altında Paso Falzarego’ya geldik.


Hedefimiz Cortina D’ampezzo’yu geçip Canazei’ye ulaşmak. Ancak akşam Hollanda-İspanya dünya kupası finali var, Canazei diye diretirsek maçı kaçıracağız. Karar veriyoruz, yaklaşık 30 km öncesinde Arabba isimli kasabada kalıyoruz. Önümüze gelen ilk otel-pansiyon karışımı yere fiyat sorup odaları da beğendikten sonra yerleşiyoruz. (26 euro O.K). 

 odamızın manzarası

Bir pizza restoranına gidip hem yemeğimizi yiyor hem de maçı izliyoruz. Bir sonraki gün ki hedefimiz Bormio. 

ikinci gün rotamız şu şekildeydi: Zell am See-Grossglockner-Lienz-Tre Croci-Passo Falzerago-Arabba: 220 km

3.gün 

Kahvaltı sonrası Arabba’dan Canazei yönüne doğru yola çıkıyoruz. Kasabadan çıkar çıkmaz harika virajlar bizi bekliyor. İlk durağımız Passo Pordoi.
 

 

Arabba’dan Pordoi’ye kadar uzanan bir kayak pisti boyunca ilerlediğimizi fark ediyoruz. Motor sürmek kadar kaymak da zevkli olsa gerek buralarda.
 

Canazei’ye doğru inişe geçiyoruz. Bu kez de dağın diğer yamacında bir kayak merkezi. Benzin almak için duruyoruz sadece. Şirinmi şirin ve kalabalık bir kasaba Canazei.
 


 Yola devam. Bir müddet sonra Karrerpass’a geliyoruz.

İçecek molası. Hemen yanımızdaki masaya ben diyeyim 60  siz deyin 70 yaşında abiler oturuyor. Bisikletle gelmişler. Gıptayla bakıyoruz. İşte Karrerpass yolundaki bisikletçilerden bazıları.

 
Kahvelerimizi içtikten sonra Bolzano’ya doğru yola çıkıyoruz. Taner, Karrersee’nin fotografını çekmek için duruyor. Uzaktan da olsa, Karrersee.
 

 


Bolzano yolunda Selami’nin Diversion’ını deniyorum. Harika bir motor, çok keyifli, motor sesi çok güzel, doğrusu bizim 1000CBF’ten sonra çok eğlenceli geldi.
 

 

Kaskında Gopro kamerasıyla  Cem.

 

Bir süre sonra Bolzano’ya ulaşıyoruz. Ufak bir anlaşmazlık sonucu birbirimizi kaybettik Bolzano’da. Daha doğrusu ben diğerlerini kaybettim. Yarım saatten fazla zaman kaybettikten sonra zar zor bulabildik birbirimizi. Yine şehir, yine sıcak, yine gerginlik. Dondurma ısmarladık kendimize hararetimizi alsın diye. Çok vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz ve şehrin içinden geçip Mendelpass’a gidiyoruz.


 

Motorları park ettikten sonra şu karşıda gördüğünüz şemsiyeli restaurantta pizza ve makarnadan oluşan yemeğimizi yiyoruz.
 

Selami’nin önerileri doğrultusunda limoncello içiyoruz. Hafif bir yağmur başlıyor ama çabuk duruyor. 

Bundan sonraki hedefimiz Cles üzerinden Passo Tonale’ye ulaşmak.
 


 

 

Çok da beğendiğimizi söyleyemeyeceğimiz Passo Tonale’de içecek alışverişi için markete girdik. Taner’in bitter diye aldığı %80 küsur kakaolu bitter çikolatalarını ağzımıza atmamızla çıkartmamız bir oldu. Çok iğrenç bir şeydi. Çikolatadan canımız yandı, daha fazla zaman kaybetmeden yola koyulduk, sırada gezinin hepimizi en çok etkileyen yolu, Passo Gavia var.

Yol daha başında güzel olacağının sinyalini veriyor.
 


 Hemen kameraları çıkartıp kayda başlıyoruz.

Çoğu zaman bir motosikletin geçebileceği genişlikte yollardan yükseliyoruz, yükseliyoruz… Bir yerde durup manzaranın tadını çıkartıyoruz, tek kelimeyle muhteşem…
 


 

Passo Gavia yolunda çektiğimiz video görüntüleri derlemesini izlemek için tıklayın

 Büyükçe bir buz kitlesine bişeyler yazmadan geçmiyoruz elbette.
 

 

Nihayet gezinin en keyifli yollarından geçip en güzel passlarından birine geliyoruz.
 


 

İnişe geçiyoruz, Bormio’ya daha çok yolumuz var, hava kararmadan varalım istiyoruz.
 


 

Akşam saat 19 gibi Bormio’ya ulaştık. Şehre girer girmez gördüğümüz ilk otele girdik, beğendik ve orada kaldık. Motorlar için parkı vardı ve fiyat güzeldi. Bormio güzel bir kayak merkezi.


 


 Otelin önünde dinlenme
 

 

Bormio’dan vitrin manzaraları
 


 



 Yarın çok büyük gün; Stelvio.

3.gün rotamız şu şekildeydi. Arabba-Passo Pordoi-Canazei-Karerpass-Bolzano-Cles-Passo del Tonale-Passo Gavia-Bormio: 235 km



4.gün 

Kahvaltı sonrası motorları yükleyip benzinimizi alıp vuruyoruz kendimizi Stelvio yollarına… heyecan tavan yapmış vaziyette, hacı olacağız.

Daha yolun başında kameralar açılıyor. Sayısını hatırlayamadığım kadar çok hairpin geçiyoruz. Nihayet geçide varıyoruz.
 



 

kalabalık......

 

Burası gerçekten çok popüler. Hediyelik eşya dükkanlarından şapka, stiker, fular alıyoruz. Manzaranın keyfini çıkarmak için oturduğumuz kafede şapkamızla hemen ilk fotografımızı çektiriyoruz. 


 Tibet cafe

 

Aşağıya iniş bir başka güzel, hiç bitmeyecekmiş gibi devam eden hairpinlerde ardı sıra dönüp duruyoruz.  

 


Bu kez hedefimiz, Rechenpass. Stelvio’nun dar virajlarından sonra Reisa’nın geniş virajları başka bir tat bırakıyor. Batık kiliseyi geçip Rechenpass’a gidiyoruz ama doğrusu gitmeseymişiz de olurmuş diyoruz kendi kendimize. Özelliği olmayan bir geçit. Aynı yoldan geri dönüyoruz, hedefimiz San Leonardo, akabinde jaufenpass’a geçeceğiz.

Leonardo çok güzel bir yer, yolda Taner ve Cem önlü arkalı kamera çekimi yapıyorlar. Jaufenpass yolu da nefis, geçite vardığımızda kafede mola veriyoruz.

Hedefimiz aslında Garmisch Partenkirschen’e gitmek, ben ısrarla Brennerpass’tan geçmeyi teklif ediyorum, diğerleri ise vaktin geç olduğunu bu sebeple otoyoldan gitmemiz gerektiğini söylüyorlar. Demokratik oylama sonucu ben yalnız kalıyorum ve otoyoldan Garmisch’e doğru yola çıkıyoruz. Ancak Avusturya sınırına girer girmez yağmur başlıyor. Yağmurluklarımızı giymek için durduğumuzda ufak bir durum değerlendirmesi yapıyoruz ve rotamızı Münih’e çevirmeye karar veriyoruz. Garmisch bir başka bahara kalıyor. Otoyolda bir süre sonra yağmur şiddetini artırıyor, artırıyor, artırıyor ve artık biz yol alamaz hale geliyoruz, emniyet şeridinde durup bir geçitin altına sığınıyoruz. İnanılmaz bir yağmur, üstüne sağ şeritte 100-120 km ile giden kamyonlar, benim rüzgardan parçalanan yağmurluğum, koli bandıyla beni paketlemeleri… nefis gezimiz kabus mu oluyor yoksa? Beklemekle bir şey olmayacağını düşünüp o şiddetli yağmurda yola çıkıyoruz. Sol şeride geçip 120’nin üstünde seyrediyoruz aksi takdirde kamyonlar üstümüze çıkacaklar. Ancak o denli hızlı yağan yağmura karşılık yolda ne bir su birikintisine rastlıyoruz, ne kamyonlardan biri ‘hadi sola geçeyim’ diyor, ne de vizörümüzü çamur kaplıyor!! İnanın kuru havada burada sürdüğümüzden daha güvenli bir şekilde sürdük motorlarımızı o yağmurda.

Münih’e yaklaşırken bir park yerine girip İstanbul’dan Kaya’yı arıyor ve bize Münih’te bir otel ayarlamasını söylüyoruz. Sağolsun şehrin merkezi sayılacak bir yerde gayet güzel ve konforlu bir oteli rezerve edip adresi bize gönderiyor. GPS’imiz ile rahatlıkla oteli buluyor, odalarımıza yerleşiyor ve 23:00 te bulunabilecek en yakın ve açık restoran olarak mcdonald’s a gidiyor ve yemeğimizi yiyioruz. Otele dönüp yatıyoruz, yarın alışveriş sonrası dönüş yolculuğumuz var.

4.gün rotamız şu şekildeydi.


5.gün:

Otelde kahvaltıya indik ve inanılmaz güleryüzlü bir kahvaltı salonu şefiyle karşılaştık. Bize ‘aaa siz motorcusunuz, enerji almanız gerekli’ diye diye durmadan bir şeyler getirdi. Bir Almandan böylesine ilgi gördüğümüz için o kadar şaşkındık ki, ne yazık ki adını sormak aklımıza gelmedi, bu sebeple Frühstück abla koyduk adını. Adını sormadık ama bir fotograf aldık neyse ki;

 

 

kahvaltı sonrası metro ile şehir merkezine gittik.

 


 
Fazla zamanımız olmadığı için birkaç hediyelik alıp oyalanmadan Münih’in Kızıltoprak semtine, Louis, Hein Gericke ve daha başka motosiklet mağazalarının bulunduğu yere doğru yola çıkıyoruz. Bu mağazalarda biraz fazlaca vakit geçirdik, hepimiz birer kask, bazılarımız ekstra başka malzemeler aldı. Nihayet bir taksiyle otele dönüp alelacele hazırlanıp motorları teslim etmek üzere Landshut’a doğru yola çıkmamız gerek. 
Otelin bize verdiği oda tam Cuma pazarına dönmüştü.

 

 

Motorları bırakmak da aynı almak kadar sorunsuz ve hızlı oldu, Hermann’ı böyle bir geziyi planlayan herkese şiddetle tavsiye ediyoruz.  www.motowelt.de

Taksiyle Münih havaalanı, tax free iadelerinin alınması için mahkeme duvarı suratlı polisle cebelleşme derken uçağa bindik.

gecenin bir vakti Taner'i evine bıraktığımızda yüzü hala gülüyordu

Erkan Ağırbaş  10-14 temmuz 2010