Aslında geçen sene gerçekleştirmek isteyip yapamadığımız bir geziydi Doğu Karadeniz Gezisi. Eşlerden ve çocuklardan izinler çooook öncelerden koparılmıştı. Daha doğrusu eşlere sorulmuş ama rotanın sertliği ve toplam 7-8 günde yapılacak yolun fazlalığı bizim tek başımıza gitmemizin daha doğru olacağına inandırmıştı onları da

Sabah 05.00'de gündoğmadan hareket etmeyi planlıyoruz ve yarım saat rötarla Beylikdüzü’nden hareket etmek için hazırız.

Ekip alfabetik sırayla şu şekilde (resimde sağdan sola):

Cem Unutmazlar – Africa Twin – afrikali
Erkan Ağırbaş – 1150 GS ADV – nwanda
Taner Üstün – Africa Twin – taner




Benim lastikler TKC 80, Erkan da geziden bir gün önce TKC 80 taktırıyor ADV’ye ve gezi sırasında yararlarını görüyor, Cem’in AT’da Conti Escape var.

1. GÜN : İSTANBUL - ORDU : 950 KM

İlk gün kendi çapımızda bir Iron Butt denemesi yapacağız, malum 2 kişi AT selesi üzerindeyiz, rotamız şu şekilde:




Disiplinli bir planlama yapıyoruz, çok sevmediğimiz ama zaman kısıtlamasından dolayı en uygun seçenek olan otoban yolculuğundan sonra hedeflediğimiz saatlerde 08.00-08.30 civarı Bolu’da İsmail’in Yeri’ne ulaşıyoruz, solda yakın planda ben, uzak planda Cem, sağda uzak planda Erkan:




Ne? resimde bir kişi daha mı var?Aaaa, evet, 3 kişiydik normalde, yolda karşılaştığımız Ankara’ya giden Deuville’li bir motorcuyla beraber sohbet ederek kahvaltımızı yapıyoruz.

Sonrasında tekrar otoban ve Gerede’den sonra normal yollara geçiyoruz, Kurşunlu üzerinden Merzifon’a ulaşıyoruz saat 14.30’da. Aradaki ufak molalarda yanımızdaki malzemelerden atıştırmıştık, öğlen yemeği için Merzifon’un içinde bir yer buluyoruz:




Yola çıkarken listelerimize göre her şeyimiz tamam, bir tek zincir yağı takviyesi lazım, Erkan’da zincir değil de başka türlü yağ ihtiyacı çıkacak sonraki günlerde, Cem’de loobman var, zincir yağı benim için gerekli olacak. Her yerde olduğu gibi sanayide de motorlara ilgi büyük:




Zincir yağı olarak o bölgede kullanılan yağ ise şu aşağıda gördüğünüz, mecburen alıyorum 1 tane menteşe yağından




Çay da ikram ediyorlar sağolsunlar:




Samsun’a gelmedendi sanırım bir yerlerde trafik duruyor, biz hemen ön saflara geçiyoruz, birden bir patlama duyuluyor:



Yol açma ve yapım çalışmaları sayesinde bir 15 dakika kadar dinleniyoruz, saat 18.45’de Ünye’deyiz, burda bir mola veriyoruz, yağmur yağmış bizden önce, parçalı bulutlu bir hava var, önümüz kapalı, oldukça yorulduk, deniz kenarında sıvı takviyesi yapacak bir yer buluyoruz ve oturuyoruz:







Fazla yolumuz kalmadı diye biraz rahat davranıyoruz ama Fatsa Perşembe arası canımıza okuyor, yaklaşık 25 km süren çok dar virajlı ve tırlı kamyonlu konvoyları geçme imkanı çok zor bulunan çok kalabalık bir yol bu. Yeşillikler içinden geçiyor, solda arada bir deniz gözüküyor, aslında keyifli. Bir taraftan Karadeniz’i hissetmeye başlıyorsunuz ama diğer tarafta yorgunluk ve sele üzerinde oturmaktan arka nahiyede iyice artan uyuşma ve ağrılardan oluşan eziyet silsilesi var

Saat 20.30 sularında kendimizi Ordu’da bir otele atıyoruz, gündüz alkol almama kararını bütün yolculuk boyunca uyguladık ama akşamlar bizim, üstelik bir hayli yorulduk, yemek yemek için otelin bahçesindeki kapalı yerdeyiz, sadece yol almak amaçlı ilk günümüzü bu şekilde bitirmiş oluyoruz:








2. GÜN : ORDU - UZUNGÖL: 390 KM

Karadeniz Trabzon'dan başlar diye bir söz vardır, buna dayanarak bugün amacımız hedef bölgeye doğru gitmek, öncelikle turistik yerleri görüp aradan çıkarmak, bugün de asfalttayız daha anlayacağınız, bugünkü hedef rotamız biraz daha farklıydı ama sonuçta yaptığımız rota ile hedef rota 2. günde de hemen hemen uyuştu:




Sabah kararlaştırdığımız gibi 08.00 gibi buluşuyoruz aşağıda Cem'le, Erkan yok henüz, etrafta telefon göremeyince resepsiyona doğru ilerliyoruz:

Cem (kibarca): eee, acaba arkadaşın odasının telefonunu bi çaldırabilir miyiz?
Resepsiyoncu: çaldırmak ne demek abi, direk (bu kelimeyi vurgulu ve gaza gelmiş bir şekilde söylüyor) arayabilirsiniz

Biz gülümsüyoruz, resepsiyoncu arkadaş da gülüyor biz kendimizi gülümseme kıvamında tutamayıp gülme şekline kayınca, ben "tamam beklediğim an budur" diye düşünerek dalıyorum konuya:

Taner: ehem, benim de bir ricam olacaktı, benim motosikletin arka çantasında bir sorun var da, burada bıraksak 4-5 gün sonra dönüşte alsak olur mu?
Res.: tabii abi ne demek

Önceki gün Cem ve Erkan'la konuşurken bazı malzemeleri arka çantamla beraber Ordu'da bırakıp bu şekilde devam etmenin arazide sağlayacağı avantajları konuşmuştuk, zaten sarsıntı ve takırtı şeklinde gürültü de epeyi bir tedirgin ediyordu beni, kararın isabetliğini daha sonra daha iyi anlayacaktık tabii... Bu arada kalan tek top-case'imiz Erkan'ın case'ine çok iyi bakıyoruz (Cem zaten baştan almamıştı yanına), hürmet ediyoruz ona ve sahibine, kutsal kase diyoruz zaman içinde...


Neyse yola çıktık 09.00 gibi, keyfimiz yerinde,sahilden gayet güzel ve geniş (çoğu zaman duble) bir yol bizi Giresun üzerinden Tirebolu'ya getirdi. Buralarda sağdaki Gümüşhane tabelasını görünce rotayı azıcık değiştirme / güzelleştirme / kısaltma fikriyle durduk. Aslında sahilden girip eski Zigana yeni Zigana gidiş dönüş yapalım diye düşünüyorduk ama gördüğümüz tabeladan bir geçiş standart sahil yolundan bir an önce kurtulup muhtemel bir virajlı yol silsilesine kavuşmamızı sağlayabilir görünüyordu. Durduğumuz yerde minicik bir dükkan ve "Akçakoca'lı Temel Usta'nın Yeri" türünde bir yazı mevcut, ben yürüyorum içeri doğru:

Taner: selamlar, ustacım şu Gümüşhane tabelası olan yol Zigana Geçidi'ne çıkar mı, Torul'dan geçer mi?
Temel usta: ha o yoldan cideyirsun, ordan cümüşhaneye çıktınmu, ordan don ceru, Torul'a da cidersun ziganaya da cidersun
Taner: ama biz Gümüşhane'ye değil Zigana'ya gitmek istiyoruz
Temel: e o zaman niye cümüşhaneye cidiyosunuz daa, yol ayırumundan sola cirin, ziganaya çıkarsunuz
Taner:(kendini zor tutar gülme kısmını abartmamak için)

Erkan ve Cem'e hemen anlatmaya çalışıyorum durumu, gülmekten tam anlatamıyorum, bu arada Temel abimiz de geliyor, motorlara bakıyor, onun sorduğu klasik soruların (kaç para, kaç km hız yapar...) ardından dalıyoruz bu yoldan içerilere, gayet keyifli virajlar, her tarafta yeşillik:







Sağımızda bir dere akıyor, Doğankent'e geliyoruz, daha sonra Kürtün diye bir yere varıyoruz, burda bir baraj yapılmış, kısa bir mola:




Devam ediyoruz virajlarla:




Kim demiş TKC'ler asfalt sevmez diye



Bu arada sayısız demiyim ama çok sayıda tünelden geçiyoruz yol boyunca ve tünel içleri çok soğuk, bazıları da bir hayli uzun, Cem'in deklanşöründen bunlardan biri:




Su fışkırtısı görünce duruyorum bir yerlerde, bizimkiler devam ediyor, ben biraz kafamı sokuyorum şelalemsi suyun altına, resim de çekiyorum durmuşken:




Bir süre sonra yol ayırımı, sağa devam edersek Torul-Gümüşhane, sola devam edersek Maçka-Trabzon. Soldan devam ediyoruz, hemen Zigana Geçidi beliriyor önümüzde:




Bir süre duruyoruz ve geçiyoruz diğer tarafa ve nerdeyse nutkumuz tutuluyor. Renkler, hemen yanımızdaki sis bulut tabakaları, gözümüzü alamıyoruz etraftan, uygun bir yerde duruyoruz hemen:






Cem bir şeyler yapıyor, atlamaz herhal diye düşünüyoruz, Erkan zaten bakamıyor bile ona:




Hamsiköy buralarda olmalı ama nerdedir acep diye düşünürken bir önce resim çektiğimiz yerin biraz aşağıdan nasıl göründüğüne bakmak için durduğumuz yerdeki levhayı son anda erkan farkediyor, meğer ordaki toprak inişten gidiliyormuş Hamsiköy'e. İniyoruz biz de:



Daha doğrusu inişte gördüğümüz mekana dalıyoruz Hamsiköy'ün içine gelmeden, saat 13.00. Meğer Hamsiköy Eski Zigana yolundaymış ve yol üstü olduğu için o kadar meşhurlaşmış, yeni yol yapılınca haliyle eskisi gibi rağbet olmuyormuş. Sütlaç gerçekten lezizdi bu arada, kuymağa göre daha başarılı bulduğumuzdan resmi de daha büyük


Hedef Maçka üzeri Sümela Manastırı, düşüyoruz keyifli yollara yine:




Sümela'ya motorla çıkılacak son noktaya geldiğimizde 1200 GS ADV görüyoruz bir tane, wolvarin, biraz sohbet ediyoruz, akşama Uzungöl'de kalacaklarmış onlar da, Sümela'yı ve resimlerini bir çok rapordan gördüğünüz için sadece 3 resim koyiyim ben de:








Gerçekten çok etkileyici, o yükseklikteki dimdik yerde yapılan kilise etraftai yeşilin güzelliğiyle ve su sesleriyle daha bir farklı, ama günlerden pazara denk geldiğimizden kalabalık da var bir hayli...


Motorların başına geldiğimizde ve biraz ilerlediğimizde Dilaver Yaylası okunu görüyoruz ve stabilize yolun bulutların ve sislerin ardına doğru gittiğini görüyoruz, dostlarımız Kaya, Armağan, Selami geliyor aklımıza, aklımızda kalan Santa Vadisi'ni alamamıştık da programa, saat 16.00 olmuş, hedef Uzungöl ama yine de Sümela'dan Uzungöl'e bu yolla geçermiyiz diye düşünmüyor değiliz, soracak birini arıyoruz, sis ve akşam saati birleştiğinde tavsiye etmiyor mısır satan gençten çocuk, biz de zorlamıyoruz ve Maçka'dan sahil yoluna dönüp:




Bir süre gittikten sonra Of'dan Uzungöl'e doğru yol almaya başlıyoruz:




Yol keyifli, virajlı çıkışlarla Uzungöl'e ulaşmamız saat 19.00'u buluyor. Kalacak yer için Erkan'ın farkettiği güzel bir mekan buluyoruz ve 2 katlı bir bungalow hoşumuza gidiyor Aygün Hotel'de. Hemen duş alıp yemek yiyecek bir yerler arıyoruz, içkili mekan yok maalesef, etrafta akşam karanlığında bir tur attıktan sonra otelin restauranına dönüyoruz. Garson tipik bir karadenizli ve malzeme çıkacağını hissediyoruz. Yiyecek neler olduğunu sorduğumuzda köfte, tavuk, saç kavurma ve balık alternatiflerini söylüyor. Bundan sonraki gelişmeler:

Ben: ne yesek acaba, öğlen alabalık yemiştik zaten
Cem: hmmm, ortaya saç kavurma da olabilir
Erkan: evet iyi olur,
Birimiz (hangimizdi hatırlamyorum): bir köfte bir de tavuk söyleyelim, beraber yeriz, olmaz mı?
Garson: aaaa, abi bi de karışık var
Biz: ne diyosuuun?
Garson (gaza gelmiş): tabii
Biz: ne var içinde
G: tavukla köfte

Biz hoaaaaa şeklinde bir gürültü çıkarıyoruz aynı anda, garson da gülüyor sonra, abartısız bir 5 dakika hep beraber gülüyoruz

Bizim haricimizde 1 masa daha var. Bir süre sonra kemençe ve orgdan oluşan bir ikili geliyor ortaya, belli ki antreman amaçlı bir şeyler çalacaklar, "ses bir ki, ss" şeklindeki çocukluğumuzun düğün salonu ortamlarını hatırlatan bazı sesler ardından gayet keyifli bir müziğin içinde buluyoruz kendimizi. Kemençe çalan kişi çok becerikli, çalıp söylerken bir taraftan dolaşıyor, bir taraftan açık kalan bir pencereyi kapatıyor, ses de güzel. Sonradan gelen 4 kişi bir süre sonra kalkıyor, hafiften başlayan horon, titremelerden oluşan bir coşku dalgasına o 4 kişiden oluşan topluluktan hiç de beklemediğimiz bir görsel ziyafete dönüştürüyor ortamı, bayılıyoruz, bir tarafta da bizim garson ve diğer garson orda birine öğretme bahanesiyle coşuyorlar, hissederek oynadıkları hareket halinde olan her hücrelerinden belli, biz de masa altından figürleri öğrenmeye çalışıyoruz...

En keyif aldığımız akşamlardan birisini orda yaşıyoruz...




3. GÜN : UZUNGÖL - YUSUFELİ: 225 KM



Sabah keyifle uyanıyoruz, bugün yapmayı planladığımız zorlu bir geçiş var, akşamın aksine tepelerde bulut yok, hava açık. Dün geç geldiğimiz için çekemediğimiz resimleri sabaha bırakıyoruz, kaldığımız yer:




Kaldığımız yerin hemen arkasında bulunan bütün gece huzurla sesini devam ettiren şelale:




Bir iki tane de Uzungöl resmi ekleyelim:







Huzurlu ve keyifli bir izlenim bıraktı bizlerde Uzungöl, üstte gördüğünüz resimde tam karşı taraf hedefimiz, tırmanacağız stabilize toprak yollardan yaylaların üzerine ve diğer tarafa geçmeye çalışacağız, elimizde route planner dökümleri var, arada birkaç kişiye de soruyoruz, ilk hedefimiz Çayıroba ve yükselmeye başlıyoruz yaklaşık 1200 rakımlı Uzungöl'den 09.30 sularında:













Bir noktada Uzungöl'ün çatısında olduğumuzu farkediyoruz, artık ağaçlar aşağılarda, bulutlar, sisler, zaman zaman kendini gösteren karlarla beraberiz:




Uzungöl'ü tepeden çektiğimiz yer:




Sürekli tırmanışla devam eden 9-10 olarak bildiğimiz ama 13-14 km süren bir yoldan sonra bir düzlüğe ulaşıyoruz tepelerde ve rastladığımız çobandan bilgi alıyoruz, Çayıroba'dayız (yaklaşık 2700 m) saat 12.00 sularında:




Biraz azmayı ihmal etmiyoruz buralarda tabii, malum 2 gün asfalt yordu bizi






Amacımız Eskice denilen yere ulaşmak şimdi, tarif pek yeterli değil, dağların arkasını gösteriyor çoban ama sis basarsa yolu bulmamızın kolay olmadığını söylüyor, tarife göre çıkıyoruz yola:




İri taşlardan zaman zaman küçülen taşlardan oluşan oldukça dar ve ürkütücü bir yoldayız şimdi:




Birkaç hafta önceki sel birçok yerde olduğu gibi buralarda da derin izler bırakmış, bir süre sonra umut azaltıcı hale geliyor yol, karşımıza çıkan bir amca da ilerlemememiz gerektiğini, yolun çok tahrip olduğunu söylüyor:






Tekrar Çayıroba'ya dönüyoruz ve aldığımız tarifle başka bir yoldan tekrar inişe geçiyoruz:










Ve bir süre sonra Uzungöl'den çıktığımız yola bağlanıyoruz, Uzungöl'e ve saat 13.00'de yaklaşık sabah başladığımız noktaya geri dönmüş oluyoruz, şimdi sabah yaptığımız gibi sola sapmayıp düz devam edeceğiz, tempoyu arttırıyoruz vakit kayıplarımızdan dolayı, araziye de alıştık, ilk hedef Arpaözü Köyü ve Yaylası. Yükselerek Arpaözü Köyü'ne geliyoruz, yükselmeye devam ediyoruz:






Arpaözü Yaylası'na ulaştığımızda hoş bir sürpriz bizi bekliyor. Turgay ve Görkem'le karşılaşıyoruz saat 14.00 civarında, onların bu bölgede olduğunu biliyorduk ama karşılaşmamızın bu yüksekliklerde olması keyifli oluyor tabii. Onlar denize inmeden Artvin'den yaylalardan geçerek yapmayı planladıkları 2 haftalık bir programın ortalarındalar, Şahin ve Kubilay'ın da 10-15 dakika önce aynı yoldan devam ettiklerini öğreniyoruz:




Yolun hala alçalmaya niyeti yok, Turgay'dan aldığımız tarifle devam ediyoruz yukarılara:






Zirvemsi bir düzlüğe çıkıyoruz, 2800 lerdeyiz:




Burdan devam edip dağın diğer yüzünden İkizdere tarafına inmek istiyoruz, ama dağın bu tarafındaki yol çok daha kötü, taşlar zaman zaman irileşiyor, bir tarafta uçurum, üstelik inişteyiz:






Zor geçiyor, bir o kadar da eğlenceli, zaman zaman yol ayırımlarında kararları doğru veriyoruz ve yerleşimler gözükmeye başladıktan sonra yol da keyfimiz de daha bir hoşlaşıyor:




Şahin'leri yakalayamadık ama ben epeyi bir süredir gözüme kestirmiş olduğum ve çıkışından beri temizliğini gördüğüm dereye girmeye niyetliyim, eskiden kalma bir alışkanlık, üstelik hakettik de, bizimkiler tam girmiyor yarım halde giriyorlar, ben üstümü değiştirip soğuk suya bırakmaya çalışıyorum kendimi, hatta bir ara suyun kuvvetinden dengem bozuluyor ve bizimkilerin de elini uzatmasıyla zor toparlıyorum durumu, birşey değil o arada kask da yok kafada haliyle, dere alıp götürse kayalarla çarpışma kaçınılmaz ve şaka bir yana önemi bir tehlike atlatıyorum şu bölgede:




Bu arada Cem'in isteğini kırmayıp Atom Karınca pozu veriyoruz Erkan'la




Devam ediyoruz yola, bir süre daha gittikten sonra görüyoruz 1150 GS ADV ve 1200 GS'i, Şahin ve Kubilay'ın durdukları yerde bir çay molası veriyoruz 15.30'da:




Onlar burda yemek yemişler ama biz hedefimizin bir hayli gerisinde ve İspir'de Kuru Fasulyesine şartlanmış olduğumuzdan yemek yemeden devam ediyoruz, Dereköy'de yaklaşık 95 km'lik zorlu bir parkur sonrasında asfalta ulaşıyoruz yeniden




Ben bile seviniyorum, özlemişim asfaltı ve virajları, bu noktada GPS izlerimizi biraz inceleyelim, 22 numara Uzungöl, 23 Çayıroba Yaylası, ordan döndükten sonra 24 Arpaözü Yaylası, 25 Dereköy (değil mi Cem?):




İki en yüksek nokta arası biraz daha detay (yukardaki 23 ve 24 numaralı yerler):




Bu noktadan sola İkizdere'ye değil sağa İspir tarafına yöneliyoruz başımıza gelecekleri bilmeden, başlangıçta gayet güzel olup sonrasında zaman zaman bir hayli bozulan bir asfaltımsı yol yükselerek 2800lü rakıma sahip Ovit Geçidi'ne doğru götürüyor bizi sisli bulutlu görüntülerin arasından. Yolun bu bölümü beni çok etkiledi ve ayrı dünyalarda hissettirdi:








En yüksek noktaya gelirken ve bundan sonra inerken iklimin, etraftaki bitki örtüsünün ve yerleşimlerin özelliklerin nasıl değiştiğini hem hissedebilmek hem de gözlemlemek mümkün:








Bir anda ortalıkta ne nem, ne bulut ne de serinlik kalıyor, Doğu Anadolu tarafına geçtik belli ki, 5-10 derece arası daha sıcak şimdi, saat 16.30. İspir'e ulaşmamız 17.30 oluyor, kuru fasulye için bir lokantaya atıyoruz kendimizi ama büyük bir hayal kırıklığı, resim bile çekmemişiz o yüzden, yine de doyuruyoruz karnımızı ve yorucu günün kabus kısmına geçme arifesinde olduğumuzdan habersiz çıkıyoruz yola Yusufeli'ne doğru


İspir-Yusufeli yolu anlatılmaz yaşanır aslında, o yolu geçen sene yaptıkları gezi sonraswında gezi raporlarında da ayrıca da yeterince anlatmışlardı Armağan Kaya ve Selami, ama yaşamadan anlaşılmıyormuş. Yaklaşık 65 km'lik yolu 3 saat civarında perişan bir halde bitirebildik. Başlangıçtaki 10-15 kmlik bölüm gayet güzel virajlarla Çoruh Nehri boyunca kayadan duvarlar eşliğinde devam etti, yoldan hiç araç geçmeyişi, abrtmayayım 5-10 dakikada bir bir araçla karşılaşmak zaten ürkütücü görünümlü yolun verdiği psikoloji bir de günün yorgunluğu ile birleşince zaten başlangıçta bile motivasyonu düşürmüştü. Ama Karadeniz güzelliklerinden sonra İspir ve o bölgeyi bırakıp tekrar Karadenz sınırlarından bölgeye girme isteği dengeleri değiştiriyordu.

Son 40-50 km'de acaba bir araç veya kamyon çıkar mı diye düşünmeden gidilmeyen kör daracık dönüşler, asla tam 2 şerite çıkamayan ürkütücü tenhalıkta bir yol gerginliğimizi had safhaya çıkardı. Son 15-20 km'de bir anda alakasız bir yerleşimin içinden geçip "herhalde burda yol bitti" diye düşündüren ufak bir sokaktan geçerken aniden karşınızda beliren minibüs, ısrarla düzelmek bilmeyen yol sinir sistemimizi gerçekten tahrib etti.



Mesela yukardaki resimdeki gibi bir kamyonun çok kör ve çok dar dönüşte karşınızda olma ihtimali var, neyseki olmadı (daha doğrusu bir kere Cem'e denk geldi)


Sonuç olarak tempo çok düştü, konsantrasyonun had safhada olması gerekti. Biz de Artvin'e kadar gitmeyi hedeflemişken Yusufeli'nde bulduğumuz otele pahalı da olsa atıyoruz kapağı 20.30 gibi, Barcelona Otel, sahibi İspanyol'muş, güzel temiz ama pahalı, üstelik yemek de çok pahalı idi. Otelin önünde motorlarımız (Resim ertesi sabah çekildi):




Klasikleşmiş bir şekilde yemeğe oturmamız 22.00 oluyor ve hem en keyifli hem de son kısmından dolayı en stresli günümüzü bitirmiş oluyoruz.




4. GÜN : - YUSUFELİ - ARTVİN: 290 KM



Yusufeli'nden yine ancak saat 09.00'da çıkabiliyoruz, ama normal karşılamak lazım, akşam varacağımız yere hep geç ulaştığımız için ancak bu saatlerde kendimize geliyoruz.

Önce Barhal'a gitmek istiyoruz her ne kadar yolumuz üzerinde olmasa da, yolu sorduğumuz yöre insanları yolun gayet güzel olduğunu söylüyorlar, biz de inanıyoruz, meğer yol meşhur İspir Yusufeli yolunun diğer bir versiyonuymuş. Yaklaşık 10 km sonra bir kör dar viraj akabinde üçümüz de neredeyse hiç konuşmadan telepatik bir şekilde dönüyoruz. Bugünkü görmeyi planladığımız yer sayısı hiç az değil ve bu yolun bir de dönüşü var. Tekrar Yusufeli'ne dönüp Artvin yoluna çıkıyoruz. Bu yol yine Çoruh Nehri boyunca giden geniş ve çoğunlukla açık virajlarıyla keyifli harika bir yol:





Bitki örtüsü daha Karadeniz'e gelmediğimizi söylüyor, nehir boyunca bir çok asma köprü mevcut:




Birara yolun ortasında Cem garip bir yaratık farkediyor, akrep zannetmiş önce, konuşmalar sonucunda bir tür çekirge olabileceğine karar veriyoruz tam emin olamayarak:




Ardanuç ayrımından ayrılıyoruz sağa doğru. Şimdi daha değişik bir yoldayız, kaya duvarları arasından virajlarla gidiyor yol keyifli bir şekilde:




Hedefimiz Cehennem Deresi Kanyonu'nu uzaktan da olsa görebilmek. Birdenbire yol üzerinde bir tabela çıkıyor karşımıza:




Biz Ardanuç Kalesi'nden kuşbakışı görmeyi hayal ederken bir anda karşımıza çıkınca biraz şaşırmakla beraber bir bakalım diyoruz Cem'le ben. Okuduklarımızdan rehbersiz olarak kanyona girişin tehlikeli olduğunu biliyoruz, daracık devasa kayalar arasından geçerek giden bir geçit, su yok ama karşıdan şiddetli bir su gelişine ne yapılabilir düşüncesiyle fazla ilerlemiyoruz:




Yoldan devam edince biraz ilerde Ardanuç görünüyor ve tarif aldığımız kaleye tırmanmaya başlıyoruz:




Sonra yanlış bir yere giriyoruz, sorduğumuz kişiler ordan kanyonun görünmeyeceğini söyleyince, yolun bir kısmını yürümemiz gerektiğini de düşünerek vazgeçiyoruz kaleden, bu noktada Ardanuç aşağıda gözüküyor ama Kanyon başka bahara kalıyor ne yazık ki:




Tekrar Artvin yolayırımına kadar dönüp bu sefer Yusufeli'nden geldiğimiz yolun devamı niteliğindeki Şavşat'a devam ediyoruz Artvin ayrımını solumuzda bırakarak. Harika bir yol, hava güzel, arada mıcırlı 4-5 kmlik bir bölge dışında asfalt kalitesi iyi ama yol ortasında birdenbire karşımıza çıkan şu görüntüye hayır diyemiyoruz




Burda huzura eriyoruz ve meyvalar sular çaylar derken uzunca bir süre burda oyalanıyoruz:




Şavşat'a gelmeden hemen önce Karagöl'e gitmek için sola dönüyoruz, ormanların içinden harika bir yol gidiyor ama fotoğraf ordan değil




Giderken fotoğraf çekmeye alıştık iyice, bozuk yolda zor olsa da tecrübe kazanıyor insan yavaş yavaş:




Yol zaman zaman bir hayli bozuk ama çok keyifli, tam gelmeden önceki son düzlükte yol sorduğumuz kişilerin ısrarlı kavun karpuz ikramına hayır demiyoruz elbette:




Ve hemen sonra büyülü bir gölün içinde buluyoruz kendimizi:






Yemeğimizi bu harika görüntü eşliğinde orda bulunan tek tesiste yiyoruz:




Sonra göl etrafında bir tur ve resim molası:






Erkan gibi ADV de toprağın çamurun tadını almış belli ki




Bu güzel yerin sakinliğinin keyfini çıkardıktan sonra tekrar geri dönüyoruz, Şavşat'tan benzin alıp tekrar güzel virajlar eşliğinde Artvin'e doğru yol alıyoruz. Bu güzel yol Artvin ayırımından sonra yükselerek harika geniş virajlarla devam ediyor:




Hava kararmaya yaklaşıyor ve biz yine yollardayız, yine büyülü sis bulut tabakalarının eşliğinde gidiyoruz ve karşımızda bir yerleşim birimi:







Bu gördüğünüz yer Artvin şehri. Şu ana kadar gördüğüm en ilginç yerleşimli şehir. O görülen yere ulaşmak için 10-15 km harika virajlarla çıktığımız yolu tekrar indik ve şehrin içine girdikten sonra dik yamaca kurulmuş şehrin tepesine doğru tırmanmaya başladık. Erkan söylemişti Artvin'in trafik lambası bulunmayan tek şehrimiz olduğunu bir yerden duyduğunu. Şehri görünce normal karşılıyor insan. Hotel arama çalışmalarımız sırasında biraz hayal kırıklığı yaşıyoruz, biraz karışık şehrin içi ve oteller, saat yine 20.00-20.30'u buldu. Sonunda temiz bir otel bulup kendimizi atıyoruz içeri, yemeği hemen otelin yanındaki esnaf lokantasında yiyoruz, gayet lezzetli.

Ertesi gün sabah çıkacak aksilikten habersiz atıyoruz kendimizi odalara...




5. GÜN : - ARTVİN - AYDER YAYLASI: 230 KM




Kalktığımda odadan Artvin görüntüsü:




Sabah kahvaltısı için dün akşamki esnaf lokantasına atıyoruz kendimizi:




Artvin'de akşam motorları yakında bir otoparkta bırakmıştık, sabah almaya gittiğimizde Artvinli bir motorcu abimiz görüyor bizi, XT 660'ı var hemen bizim motorların yanında park halinde, kısa bir sohbetin ardından şehirden çıkmak üzere yola koyuluyoruz. Benim motordan değişik bir gıcırtı sesi geliyor, Artvin'in meşhur yokuş aşağı caddelerinden inerken problemin büyük olmamasını umarak kenara çekiyorum. Cem ve Erkan da geliyorlar, yan çanta demirlerinden birinin bir yerden kırıldığını farkediyoruz ama sesin sebebi başka olmalı. Yokuş inerken metal sürtünme sesi türünde bir ses var, debriyajı çekince kayboluyor ses, Cem'le motorları değişiyoruz, tesbit aynı, sanayiye doğru yol alıyoruz mecburen, neyse ki sanayi yakınımızda. Bu problem çok daha ters bir yerde ortaya çıkabilirdi.

Sanayide motordan anlayan ustayı tarifler üzerine buluyoruz ve önce çanta demiri kaynak işlemini hallediyoruz:






Teknik konulardan sorumlu olan Cem öncelikle gözle bağlantıları kontrol etmemiz gerektiğini söylüyor, alt muhafazayı açarken muhafazayı şaseye bağlayan kulakçığın kırıldığını görüyoruz, muhafaza çıktıktan sonra ise motoru şaseye önden bağlayan 12 cmlik saplamanın kestiğini (kırıldığını) görüyor usta, sesin sebebi bu olmalı, metalin metala sürtme sesi, yokuşta çıkan ses debriyajı çekip ağırlığı dengeleyince kayboluyordu şeklinde düşünceler ve konuşmalar eşliğinde o boyutta bir saplama bulunması, kaynak işleri derken işimiz bittiğinde öğlen oluyor. Bir deneme sürüşü yapmak için Artvin tepelerine virajlara gidiyorum hemen, arkada Artvin şehri:




Geri dönüyorum, motordaki ses yok artık. Ustamız hem becerikli hem de yemek yemeden göndermem diyor, sanayideki esnaf lokantasına gidiyoruz beraberce:




Sanayiyi terketmemiz saat 13.00 sularında, bugünkü programın şaşacağı kesinleşti ama en azından sorunumuzu giderdik, içimiz rahat. Artvin'den Borçka'ya doğru yol alıyoruz, şiddetli yağış ve sel yolları bir hayli zedelemiş buralarda:




Yolun bir bölümü çok güzel virajlarla devam ediyor:




Borçka'dan Karagöl ve Macahel'e doğru sağa ayrılıyoruz, nem artmaya başladı iyice, yol önce oldukça güzel ve etraf görüntüleri harika






Epeyce bir çıktıktan sonra Macahel'e devam etmeyip Karagöl ayrımından sağa yöneliyoruz. Bitki örtüsü ve her taraftan fışkıran sular içimizi coşturuyor:




Bir yerlerde ben artık üzerimdeki ıslaklığın ortamdaki nemin yoğuşmasından değil de yağan yağmurumsudan olduğuna kanaat getirip yağmurluk giyiyorum ve bir süre sonra Borçka Karagöl'deyiz, saat 15.00 olmuş bile:






Fotoğraflar nemden dolayı pek oranın hakkını veremiyor maalesef, yemek yiyelim de belki hava biraz yükselir diyerek kendimizi orda bulunan tesise atıyoruz, yemeğimiz ev yemeği türünde oldukça lezzetli bir çalışma, muhlama da var elbette




Yemekten sonra da fotoğraf umutlarımız suya düşüyor, yağış sürmekte, puslu hava da devam ediyor, çıkışa hazırız:




Geldiğimiz yoldan harika görüntüler eşliğinde iniyoruz:










Karagöl-Macahel ayrımına geliyoruz tekrar, bu noktada karar vermemiz lazım, Macahel saat çok ilerlediği için zor hatta imkansız görünüyor, aklımız Macahel'de kalarak geriye Borçka'ya dönmeye karar veriyoruz çünkü Ayder'de kalmayı hedefliyoruz akşam için, bu zor kararı verdiğimiz yer:








Cem'in makro denemeleri:






Yola düşüyoruz yine, Hopa'ya inen yol harika, her taraf yemyeşil ama yağış ve sis oldukça arttığından pek bir şey göremiyoruz, sahilyoluna çıkıyoruz uzunca bir aradan sonra, Hopa-Ardeşen arası devam ediyoruz, birdenbire yağmur ve sis kesiliyor sahile inince, her yer toplanmış çay dolu, nemli kokusu demlenmiş çaydan daha farklı. Bu bölümde sağ tarafta deniz sol tarafta, dik ama sadece yeşil hakim tepeler sağ tarafta güzel bir yol geçiyoruz. Ardeşen'den Çamlıhemşin'e doğru tekrar sola dağlara yöneliyoruz. Çok keyifli bir yol, yağmur-sel izleri her yerde olduğu gibi burda da mevcut, her yerden sular fışkırıyor yine. Çamlıhemşin'den sola Ayder yönüne devam ediyoruz yarın görmeyi planladığımız yaylaya ulaşmak için. Ayder'e ulaştığımızda saat yine 20.00. Ayder tam bir turizm merkezi gibi. Her yer asfalt, ama yine de doğa görüntüleri güzel. Biraz zor da olsa bir otel buluyoruz, duş-üst baş değişim derken dışarı yemek yemeye çıkıyoruz. Beklenmedik derecede lezzetli akşam yemeğimiz. Yemek vazgeçilmezlerimizden muhlama ise tüm gezi boyunca yediğimiz en lezzetli muhlama olarak kayıtlara geçiyor. Her akşam olduğu gibi oldukça yorgun atıyoruz kendimizi odalara...




6. GÜN : AYDER YAYLASI - ORDU: 390 KM




Sabah kalktığımda güzel ama sisli bir havayla karşılaşıyorum, aşağıda buluşma saatinden önce ufak bir yürüyüş yapıyorum Ayder'de:




Sonra otelde kahvaltı, abartma olmasın yedi gün boyunca üç öğünde de mıhlama yedik (tamam bir kaç öğün yememiş olabiliriz




İlk hedefimiz Yukarı Kavrun Yaylası, dönüşte Ayder'den döneceğimiz için çantaları otelde bırakıp (Erkan'ın kutsal kase hariç) çıkıyoruz yola:








Yolun bir bölümü oldukça iri taşlardan oluşuyor, sert bir parkur, hava da sisli, etraftaki güzellikleri tam anlamıyla göremiyoruz, yağış hafif ama sürekli devam ediyor:




Ama çok yakınlardaki güzellileri ihmal etmiyor yine Cem (ah bir de resimlerden şu tarihi silmiş olsaydı




Yaklaşık 1 saat süren sert bir yolculuktan sonra sisler içinde olmasına rağmen çok güzel bir yerde buluyoruz kendimizi, işte Yukarı Kavrun Yaylası:






Kafeterya türünde bir yer vardı, gezginlerin konakladığı yerlerden olduğu daha girerken hissediliyordu. Burası Kaçkar'a tırmanmak isteyenlerin veya yukardaki göllere gitmek isteyen yürüyüş gruplarının ana kampı gibi bir yer. İsrailli bir trekking grubu vardı biz ordayken. İşte aslen Çamlıhemşin'li olan yörenin işletmecisi:



Çok sıcakkanlı ve oraya gelen insanlara da uyum sağlamış haldeydi, mesela sobanın üzerinde pişmekte olan bilimum bot, pantalon, t-shirt içinden bir çorabın kıvama geldiğini çorap sahibine gayet güzel bir şekilde anlattı (Ortadaki sobanın etrafı ve üzeri bir nevi kurutma ünitesi görevi görmekteydi, biz de eldivenlerimizi ızgara yapmayı ihmal etmedik tabii)


Buralara gelip de Kavrun mıhlamasını tadmadan olmaz değil mi?




Burayı çok sevdik, keşke daha fazla vakit ayırabilseydik... Kavrun'dan son bir resim:




Dönüş başlıyor:






Ayder'den çantalarımızı yükleyip Çamlıhemşin'e doğru asfalt virajlı keyifli yoldan aşağıya iniyoruz:






Çamlıhemşin'den sahile aşağıya devam etmeyip bir sonraki vadiye giden yola sapıyoruz, Zilkale-Çat yoluna. Hava, yol, saat ve yorgunluk durumuna göre belki Çat'a kadar devam edip yaylalardan geçip daha sonra sahile inmeyi denemek istiyoruz ama yoldaki görüntüler şu şekilde:






Meşhur Fırtına Vadisi içinden Fırtına Deresi'nin yanından ilerliyoruz:








Zilkale'ye ulaşıyoruz, yağmur hafif hafif devam ediyor:






Bu noktada saat 15.00 olmuş bile, saat, hava ve yol durumundan dolayı Çat ve yaylalarını bir sonraki sefere bırakıyoruz, tekrar Çamlıhemşin'e geri dönmek için yola koyuluyoruz:








Çamlıhemşin'den sahile indiğimizde hiç yağmur yok, düz asfalt yoldan devam ediyoruz Trabzon, Ordu yönü olan batıya doğru:




Sağ taraftaki dar bölümde Trabzon havaalanını görünce şaşırıyorum, resim giderken ve şaşkınlıkla çekildiğinden biraz kötü ama eklemek istedim yine de:




Bir benzincide temizlenme molası, her tarafımız yukarılardan kalma toprak çamur doluydu, iyi geldi:




Akçaabat'ta köfte yiyecek güzel bir yer bulmayı umuyoruz, saat 18.30, oldukça acıktık, sahilde Nihat Usta'nın Yeri dışardan görüntüsüne paralel güzel bir ziyafet ortamı sunuyor bize:




Denizin kenarında yorgunluğumuzu atmaya çalışıyoruz:






Dümdüz devam eden sahil yolundan Ordu'ya vardığımızda yine saat 22.00 ve yine çok yorgunuz. Yemek yemeden birer bira içip odalara atıyoruz kendimizi...



7. GÜN : ORDU - ILGAZ: 525 KM




Aslında güne başlarken planımız bu rota değildi ama şartlar bu şekilde bir yola doğru sürükledi bizi...

Sabah erken kalkıp Ordu'dan erken ayrılmayı planlamıştık bir gün önceden, ne de olsa yolumuz hem uzun hem de bol virajlı bölümler içeren bir yoldu, sahilden Amasra'ya ulaşmak hedefiyle sabah 07.45'de kahvaltı etmeden tekerleri döndürdük. Benim zincir yağı olarak kullandığım menteşe yağı bitti, Erkan'ın GS'de de motor yağı seviyesi çok azaldı, o da çocukluğumuzun reklamlarından aklımızda kalan şelrotella 20-50 kamyon yağının bir benzeri 15-50 yağ bulamadığından biraz stresli. Samsun'da hallederiz diye düşünüyoruz ve Samsun'da arama çalışmalarına başlıyoruz. Ne zincir yağı ne de Erkan'ın aradığı yağı bulamıyoruz, bu arada Cem Loobman'ın toprak, su, çamurdan tıkanan hortumlarını söküp temizleme işlemine giriyor. Biz tariflerle Samsun'daki Honda'ya gidiyoruz son umutla, merkezdeki satış ofisi Bafra yolunda 13 km sonra servisin de bulunduğu bölümde sorunlarımızı halledeceğimizi söylüyor. Erkan çıkıyor, ben Cem'i bekliyorum, sonra biz de çıkıyoruz ve Honda'da aradığımız her şey var neyse ki :okk:, sahibi Mehmet Bey de Goldwing kullanıcısı ve sağolsun oldukça ilgi gösteriyor bizlere. Çay kahve sohbet derken zincir yağı, motor yağı işleri hallolunca Erkan'ın da yüzü gülmeye başlıyor

Kahvaltımızı hala yapmadık, Bafra'da pide yiyerek yapalım diyoruz, saat 13.00 oldu bile bu arada, merkezde yeni açılmış bir yer buluyoruz, oldukça lezzetliydi öğle yemeği / kahvaltımız:




Yemek molası arkasından yola çıkıyoruz tekrar, hepimizde yorgunluk iyice hissediliyor. Erkan'ın parmaklarındaki uyuşma onu iyiden iyiye zorlamaya başlıyor, virajlı yollar mıcır dökülmüş halde zaman zaman keyifli olsa da yorgunluğumuzu daha da arttırıyor:






Giderken fotoğraf çekme konusunda tecrübe kazanma çalışmalarım sürüyor bu arada




Boyabat-Kastamonu levhasını gördüğümüz yerde duruyoruz, Sinop Erfelek Şelaleleri'ni görüp biraz da yüzüp meşhur virajlı Cide-İnebolu yolundan Amasra'ya gitmekti amacımız ama Erkan'ın elindeki ağrılar ve kasılmalar sağlıklı bir sürüşü engelliyordu, önümüzde en az 4-5 saat sürecek bir yol vardı ve bu yüzden Kastamonu yönüne doğru çevirdik rotayı, Sinop-Erfelek ve Amasra yolunu bir başka sefere bırakarak:




Çok keyifli sakin bir yolun içinde buluyoruz kendimizi, yükselmeye başlıyor yol bir süre sonra ve ilerdeki bulutlar serin bir havanın sinaylini veriyor, ben de yağmurluğu giyiyorum ne olur ne olmaz diye:




Güzel virajlar sırasında aralıklarla durup resim çekiyoruz:




Erkan da çalıların börtü böceklerin arasından denemeler yapıyor bu arada:








Yağmur yağmıyor, Boyabat - Hanönü civarı çok güzel virajlar var, Kastamonu'ya ulaşıyoruz:




Ilgaz'a doğru devam ediyoruz Ankara yolundan, bir süre düzlük devam ediyor. Hareketli fotoğraf çekme konusunda çalışmalar hızla devam ediyor






Sonrasında harika virajlar eşliğinde devam ediyor yol, her taraf orman. Erkan bu güzel yol ve virajlarda elinin ağrısını unutuyor zannediyorum, virajlarda resim çekmiyoruz yolun keyfini çıkaralım diye. Ilgaz Dağbaşı Hotel'deyiz orman içinde, saat 19.30 (36 numaralı yer, değil mi Cem?







Cem'le beni bir kaç yerde karıştıran kişiler oldu, burda da ikiz zannettiler, pek fazla bezemiyoruz sanki ama




Doğu Karadeniz aklımızda ve konuşmalarımızda hep... Kendimizi odalara atıyoruz yemekten sonra, son gün dönüş psikolojisine girmiş bir şekilde...



8. GÜN : ILGAZ - İSTANBUL: 550 KM




Kışın kayak için sonbaharda da bölge gezileri için keyifli bir ortamı var Ilgaz'ın, sabah gezintisine çıkıyorum, işte kısa kayak pistinin yazın görüntüsü:




Bu da hotel:




Motorların başına geliyoruz kahvaltı sonrası, bağlantıları kontrol ederken yan çanta demirlerimden birisinin bir yerinden ayrıldığını görüyoruz, geçici bir çözüm olarak bir şeyler yapıyoruz:




Ben Mudurnu Göynük üzerinden dönmeye niyetlenmiştim ama çanta demirinin durumu klasik yola doğru sürüklüyor beni de...


Ilgaz inişi çok keyifli ama kısa bir süre sonra bitiyor ve geldiğimiz yola bağlanıyoruz, Bolu'da Erkan İstanbul'a devam ediyor, biz Cem'le son bir atraksiyon için Bolu Gölcük'e çıkalım diyoruz, çıkıyoruz ama kalabalık ve sıcaktan pek bir şey anlamıyoruz, yemeğimizi yiyip az fotoğraf çekip kaçıyoruz:








Aslında Doğu Karadeniz'e özlemden kaynaklı bir "acaba" arayışımız hüsranla son buluyor Gölcük'de ve sonraki otoban kısmı ise böyle bir gezinin sonunda tam bir işkence...


Yine de 3500 km'lik bir geziyi keyifle ve güzelliklerle tamamlamış olmanın hazzıyla varıyoruz İstanbul'a...


Biliyoruz ki o coğrafya rahat durmayacak, bir gidene bir daha gitmeme bir seçenek sunmuyor, bizi çağırmaya başladı bile şimdiden, önümüzdeki senenin planları yapılmaya başlanacak ilerki aylarda...





* 8 günde 3500 km (bunun 200-300 km'si toprak/arazi) hem biraz yorucu oldu, hem de güzel yerlerde az vakit geçirmemize sebep oldu. Yükseklerdeki güzellikleri hedef alan böyle bir gezide çadırlarımız da yanımızda olsa biraz daha iyi olabilirdi. (Hadi itiraf edelim, o dönem iyice artan kene isimli muhteviyattan biraz tırstık, biraz da ondan almadık çadırları)

* Hem karbüratörlü hem enjeksiyonlu motor vardı seyahatte, her ikisinde de yüksek rakımdan kaynaklanan bir problem olmadı, sadece yükseklerde bir yerde bozuk arazi ve düşük hızda giderken motorun birinin birazcık harareti yükseldi, kısa bir mola verdik o arada, iyi de oldu...

* Yakıt konusunda 1150 cc ADV ve 750 cc Africa Twin normal yollarda birbirine yakındılar, ortalama yaklaşık 5,5 litre / 100 km yakıt tüketimimiz oldu, ADV'nin yakıt tüketimi sadece arazide düşük hızda daha fazla oldu.

* Sürüş disiplinimiz genelde gayet iyiydi, öncü artçı sıraları belli mantık çerçevesinde sürekli değiştirdik, zaman zaman resim çekme amaçlı arayı açtık ama birbirimizi kaybetmedik. Zaten bence 3-4 motordan fazlası bu tür uzun seyahatler için hem sürüş performansı hem de sürüş güvenliği açısından sağlıklı değil.

* Hareket halinde resim çekme konusunda da tecrübemiz arttı, Cem ve ben yol durumuna göre boynumuza asılı vaziyette duran maninayla sağ elimizle foto çekme konusunda işi ilerlettik. Yol durumuna göre debriyaj çekerek veya çekmeyerek yapılabiliyor ama sol elle resim çekebilirsek daha kolay olacak, bir sonraki sefer üzerinde çalışacağım.

* Bu türde seyahatlerin sürüş kalitesini arttırdığına ve ciddi bir kondisyon kazandırdığına şahit oldum. Özellikle arazi sürüşü konularında bildiklerimizi pekiştirdik, arazide ayakta ve hızlı sürüşün dengeyi ne kadar rahatlattığına şahit olduk. Arazi yanında bolca virajlı asflat yoldan da geçmemiz bu yöndeki keyfimizi de arttırdı.

* İşbölümünü herkesin ilgi ve bilgi durumuna göre yaptık. Erkan sağlık konularından, Cem teknik konulardan, ben de rota konularından sorumlu olarak hazırlıkları yaptık. Her yeri görmek isteyince rota biraz zorladı, bir dahaki sefere daha dikkatli olacağız. Teknik konularda sorunumuz olmadı sayılır, sadece motoru kırmışız biraz, Cem kaynak makinasını yanına almadığı için kendimiz halledemedik, şaka bir yana Cem'in söylediği ve ısrarla direttiği gözle bütün yürüyen aksamı ve civataları ustayla beraber kontrol etmemiz sayesinde saplamanın kestiğini gördük. Sağlıkla ilgili bir sorunumuz da olmadı neyse ki...


Şimdi de belirlediğimiz "en" ler:


En güzel asfalt yol: (Bir taneye indiremedik tabii)

1) Yusufeli - Artvin yolu
2) Ardanuç - Şavşat yolu
3) Tirebolu - Torul - Zigana yolu

En kötü asfalt yol:

İspir - Yusufeli yolu

En güzel toprak / arazi yolu:

Uzungöl - Arpaözü - Dereköy geçişi

En güzel otel:

1) Uzungöl Aygün Hotel
2) Ilgaz Dağbaşı Hotel

En pahalı(kazıkçı) otel:

Yusufeli Barcelona Hotel

En keyifli yemek:

Uzungöl Aygün oteldeki akşam yemeği (Oluşan doğal horon ortamı bunda bütük etken)

En kötü yemek:

İspir'de yediğimiz kuru fasülye

En güzel mıhlama:

Ayder'deki akşam yemeğindeki

En etkilendiğimiz yer:

Yukarı Kavrun Yaylası

En güzel köfte:

Akçaabat Nihat Usta'nın Yeri

En güzel balık:

Ordu Belde Hotel'deki Karadeniz mezgit