5.gün..................8 Temmuz 2009  

Çok erken kalkmıyoruz, rahat rahat bir kahvaltı yapıp yola koyuluyoruz. Önce kuzeye doğru gidiyoruz, Dubrovnik eski şehrini geçiyoruz, biraz daha kuzeyinde yeni şehir var. Yeni liman ve biraz ilerisinde ise 2001 yılında açılan Franjo Tudjman köprüsü göze çarpıyor. Köprünün üstünden geçeceğiz birazdan ama önce yeni limandan birkaç fotograf.

 Temiz bir asfalttan Adriyatik kıyısından kuzeye doğru gidiyoruz. Bir süre sonra Bosna Hersek’e giriyoruz, Hırvatistan ülkesi Bosna tarafından  Adriyatik kıyısında ikiye bölünüyor. Sınırda pasaport kontrolü yapmıyorlar, şöylece bir bakıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam 10 km kadar Bosna Hersek’te yol alıyoruz, Neum şehrini geçiyoruz ve çıkıp tekrar Hırvatistan’a giriyoruz. Bir süre sonra batıya dönüp Bosna Hersek’e giriyoruz tekrardan. Sınırda sonra Neretva ırmağı boyunca yaklaşık 10 km kadar ilerliyoruz ve Poçitel isimli köye geliyoruz. Bu yoldaki ilk hedef noktamızdı Poçitel.  

İnternetten aldığım bilgilere göre, Poçitel Osmanlı'nın Adriyatik sahiline doğru ulaştığı en son bölgeymiş. Neretva nehrinin kıyısında Osmanlı stili cumbalı evleri, hamamı, camii ve kalesi ile gerçekten görülmeye değer  çok güzel bir köy Poçitel. 

Unutmazlar ailesi

Ağırbaş ailesi

Ne yazık ki Poçitel de savaşta Hırvatlar tarafından yıkılmış. Şişman İbrahim Paşa camii de ilk yıkılanlardan ve savaş sonrası restore edilmiş. İçinde Türk bayrağı da var.

Birer kahve ısmarlıyoruz, pek lezzetli olmasa da içiyoruz. 

Son zamanlarda Türkiye'den çok sayıda turist geldiğinden dolayı köy kahvesinde alışkanlıkları olmadığı halde  çay demlemeye başlamışlar. Ayrılmadan evvel köylülerin yol kenarında sattıkları meyvelerden alıp hemen orada tüketiyoruz.

Tekrar yola koyuluyoruz. Hedefimiz Mostar ama öncesinde Blagay isimli köye gideceğiz. Mostar'a gelmeden birkaç kilometre önce anayoldan çıkıp 9 km kadar içerideki Blagay'a ulaşacağız. Köyün özelliği çok eski bir tekkeyi barındırması. Blagay Köyü'ne yakın olduğu için Blagay Tekkesi olarak bilinen ama aslında Sarı Saltuk Tekkesi olan bu mekan şimdilerde Halveti Tekkesi olarak kullanılıyor. 

Tekke mimari olarak diğerlerine benzediği gibi hikayesi itibariyle de Balkan coğrafyasına yayılmış onlarca tekkeye benziyor. Osmanlı henüz buralara gelmeden, 1466'da bir Anadolu dervişi buralara kadar gelmiş ve Buna Irmağının çıkış kaynağı olan mağaranın yanına postunu sermiş. Bıçakla kesilmiş izlenimi veren bir dağ yamacının eteğindeki tekkede yaşayanlar, yüzlerce yıl bölgeye manevi güç katmışlar. Üç katlı ahşap binadan oluşan tekkenin bir bölümünde dervişler hayatlarını devam ettirmişler, bir bölümüne de dünya hayatından geçenler defnedilmiş.İki sanduka var ve birinde Sarı Saltuk'un olduğuna inanılıyor. Tekkenin ismi Evliya Çelebi Seyahatname'sinde de geçmekte. 


Tekke Buna nehrinin kaynağının yanında kurulmuş. İnternetten aldığımız bilgilere göre saniyede 43ton su çıkıyormuş bu mağara kaynaktan. Suyun rengi de köyün konumu da çok güzel. Tekkeyi yapmak için gerçekten güzel bir yer seçmişler.

Yola çıkıyoruz Mostar'a doğru. Yıllardır hayallerimi süsleyen, görmek için sabırsızlandığım yerlerden birini daha göreceğim birazdan. Mostar, Bosna Hersek Cumhuriyetinin Hersek bölgesindeki Neretva kantonunun merkezi, Bosna Hersek Cumhuriyetinin de 4.büyük şehri. Neretva kıyısında yer alıyor ve nehrin iki yakasını birleştiren köprüsü ile meşhur. Köprü savaş sırasında Hırvatlar tarafından yıkıldı ve savaş sonrasında Türk müteahitler ve taş ustaları tarafından yeniden yapıldı. Orjinal köprüyü göremeyecek olmanın hüznü var ama.... öyle de aslına uygun bir eser yapmışlar ki, görünce tüylerim diken diken oldu. Çok güzel bir eser.

Artık nehrin iki taraında iki ayrı millet yaşıyor, doğu tarafında Müslümanlar batı tarafında ise Hırvatlar. Sırpların çoğu göç etmiş. Eski şehri dolaşıyoruz, acıktığımızdan bir restauranta giriyoruz. Farklı farklı şeyler söylüyoruz, ben nehir alabalığının methini duyduğumdan, balık söylüyorum. Yemeklerin tümü de güzel.

Cem'in deniz ürünlü risottosu, çok beğendi.

Yemek hem güzel hem hesaplıydı. Toplam 70 euro hesap ödedik ki içki falan da içtik. yemekten sonra Koski Mehmet Paşa camiine doğru gittik.

Nihayet istemeye istemeye de olsa arkamızda bu manzarayı bırakıp ayrılıyoruz Mostar'dan. 

Sarajevo'ya doğru yola çıkıyoruz. Cem Mirsad beyin adresini girdi navigasyona. Şehir çıkışına kadar geçtiğimiz yerler

Sarajevo yolu çok güzel, nefis manzaralardan geçiyoruz.

nihayet akşamüstü Sarajevo'ya ulaşıyoruz. Cem'in navigasyon bizi Mirsad beyin evine kadar götürüyor. Merkeze 8 km kadar uzaklıkta 3 katlı bir ev. Bizim için 3.katı hazırlamışlar. Merdivenlerden çıktığımızda koskoca bir salon-mutfak karşılıyor bizi. Cem masayı gördüğünde 'yahu biz 5 aile buna sığabiliriz' diyor, hakikaten öyle. Bu arada biz içeri girdiğimizde öyle bir yağmur başlıyor ki, kendimizi eve attığımız için şanslı sayıyoruz. 

Sağolsun Mirsad beyin eşi bize çay demliyor, bisküviler açıyor. O yolun üstüne de o kadar iyi geliyor ki. Birkaç saatlik dinlenmeden sonra Sarajevo merkezine gitmeye karar veriyoruz. Eski çarşının ismi, Başçarşı. Arabaları parkedip kalabalık çarşıya doğru akıyoruz. 


Kalabalık caddede 2 saat kadar dolaşıp arabalarla pansiyonumuza dönüyoruz. Bize ait 3 oda var. Çocuklar 'ne olur biz birarada yatalım' diye yalvarıyorlar. Biz de tamam diyoruz. Havalara uçuyorlar. 

Bugün çok yol yapmadık ama çok yer gördük. Yarın ki amacımız Travnik'i ve Sarajevo'yu görmek. Çok erken kalkmayacağız. Bugün ki rotamız şöyleydi. 

Geçtiğimiz yollar GPS'te şöyle görünüyordu:

6.gün..................9 Temmuz 2009 

sabah kalktığımızda şövalye masamızda kahvaltımızın hazır olduğunu görüyoruz. Çay da demlenmiş, oturuyoruz ve kısa bir süre sonra Mirsad beyin eşi birinde yumurta diğerinde  tostlarla elinde iki tabak ile geliyor. Marmelatlar, reçeller, peynirlerle ve en önemlisi demleme çay ile mükellef bir kahvaltı yapıyoruz. Sonra yola çıkmak için hazırlanıyoruz, ilk hedefimiz Travnik. Sarajevo'nun batısında Zagrep yolu üzerinde yaklaşık 80 km uzaklıkta bir şehir. Merkez Bosna Kantonunun başkenti. Travnik’e vezirler şehri dendiğini okumuştum. Osmanlı İmparatorluğuna çok sayıda devlet adamı yetiştirdiği için bu ad verilmiş. Yola çıkıyoruz. Yeni yapılmış güzel bir otoyolda ilerliyoruz. Hayli hızlı gidiyoruz ve derken.... trafik polisi beni çeviriyor. Ceza yiyorum. 10euro... neyse, bir süre sonra Travnik'e geliyoruz. Çok güzel bir şehir, kaleye altından şelale gibi akan nehrin 20 metre kadar üstüne yapılmış köprüden geçiyoruz.

Manzara da çok güzel şehir de.

 Kalenin içinde eski kulede Travnik geleneği ile ilgili bir müze de var. 

Surların tümünü dolaşmıyoruz. Oradan çıkıp şehre iniyoruz. Şelale gibi akan derenin kenarında yer alan mezarlıkta 19 vezirin mezarı bulunuyor. Bu arada ilginç bir not; Drina Köprüsü isimli romanın yazarı İvo Andriç Travnik'te doğmuş.

Biraz ileride Travnik'te kendi ismiyle çeşme, cami ve kale yaptırmış olan Elçi İbrahim Paşa Medresesine gidiyoruz. Halen eğitim yapılmaktaymış, içerisi tertemiz.

Medreseden çıkıp derenin kenarındaki kafelerden birine gidiyoruz. Mirsad beyin tavsiye ettiği Lutvina Kahve içeceğiz. Lutvina kahve de bildiğimiz Türk kahvesinin yanında sigara ile servis yapılanı. 

Dönüş yoluna geçiyoruz. Sarajevo'da görmeyi planladığımız yerler var. Mirsad beyin mutlaka görün dediği Vrelo Bosne'ye gidiyoruz.Yemyeşil, ve hayli büyük harika bir park. Faytonlarla içinde tur atmak mümkün. Her yerden dereler akıyor. Küçük havuzlar oluşturulmuş ve kuğular, ördekler var. Sessiz ve huzurlu bir ortam. 

Çok memnun ayrılıyoruz Vlore Bosne'den. Şimdiki hedefimiz Tünel. Savaş sırasında BM kontrolündeki havaalanı ile şehir arasında ki irtibat sırp kuvvetleri tarafından kesildiğinden dolayı, 1993 yılının başlarında Bosna'lı gönüllüler havaalanı ile şehrin banliyöleri arasında tüneli inşa etmeye başlamışlar ve yaklaşık 4 ayda da tamamlamışlar. Bu sayede şehre gıda ve insani yardım ulaşabilmiş. Yaklaşık 1,5x1,5 boyutlarında ve 800 metre uzunlukta. Bugün tünelin 20 metrelik kısmı açık ve müze olarak kullanılmakta. Biz ciddi bir sorun yaşıyoruz. Böylesine önemli bir yeri bulamıyoruz bir türlü. Bir saatten fazla arıyoruz, belki 10 kişiye soruyoruz ama yok. İlk başta sorduğumuz sarhoş oto tamircisine tekrar gittiğimizde, beni takip edin deyip bizi tünele kadar götürüyor. En inanılmayacak adam en iyi işi yapıyor. Ancak tünele geldiğimizde görevli saatin 4 olduğunu ve tünelin kapandığını, yarın gelmemiz gerektiğini söylüyor. Türkiye'den geldiğimizi, yarın dönüş yapacağımızı falan söylüyoruz ama nafile, dinlemiyor bile. Yani 1 saat boyunca aradığımız tüneli göremeden gidiyoruz. Görevliye içimizden saydıra saydıra ayrılıyoruz Tünel'den.

Tekrar Başçarşı'ya gidiyoruz ve Bosnalıların Bilge Kral dedikleri Aliya İzzetbegoviç'in mezarını soruyoruz. Şehitler Mezarlığı'nda bir anıt mezar ancak ne yazık ki saat geç olduğu için oraya da giremiyoruz. Şehitler mezarlığı bakımlı ve görülmesi gereken bir yer. 

Sonra yine Başçarşı'ya dönüyoruz. Saat 6, akşam çevapi yemek istiyoruz ama boşnak böreklerini tatmamak da olmaz. Bu sebeple birer altlık yapalım diyoruz. Bir buregdzinica'ya giriyoruz. 

Ispanaklı, peynirli, kıymalı, patatesli, üzeri soslu çeşit çeşit börekleri peşi sıra söylüyoruz. İşin dozunu kaçırıyoruz ve cevapiye yer kalmıyor. Ama ne lezzetti!!!

 Başçarşıdan görüntüler. 

Gazi Hüsrev Bey Vakfı. Aynı isimli Caminin karşısında yer alıyor.

Bu arada eski galatasaraylı Tarık Hodziç'in cevapi dükkanını görüyoruz.

Nihayet akşam pansiyonumuza dönüyoruz. Mirsad beye ödeme yapacağız. Aşağı iniyoruz, 2 günlük toplam borcumuz 150 euro'yu takdim ediyoruz kendisine. Kişi başı 15 Euro, çocuklar için sadece bir kişi parası alıyor ve kahvaltı da dahil. Daha ne olsun. Sarajevo'ya gideceklere benim de gezi bloglarından bulduğum Mirsad beyin pansiyonunu kesinlikle tavsiye ederim (Tel. 00 387 33 617 155, cep: 00 387 61 101 527 adres Bana Mateje Ninoslava 6 h, N. Grad Sarajevo (iza apoteke u Buca Potoku prva kuca desno)). Ertesi gün çok erken kalkacağımızı zira uzun yolumuz olduğunu söylüyoruz. Kahvaltıyı saat 6 da alıp alamayacağımızı soruyoruz. Problem olmadığını söylüyor. Nitekim kalktığımızda yine kahvaltımız hazırdı.

Bugünün rotası şu şekildeydi

GPS

7.gün..................10 Temmuz 2009      

Çok erken kalktık, uzun bir yol bekliyor bizi. Kahvaltımız hazırdı, hızlı hızlı yiyip yola çıktık. Güneye, Bosna Hersek'in Sırp bölgesine doğru yol alıp Hum'dan Karadağ'a gireceğiz. İlk hedefimiz Foça. Yine şahane yollardan geçip Foça'ya kadar geliyoruz. Yollar o kadar güzel ki, Cem 'en güzel yol' payesi veriyor. Haklı, nefis virajlardan, yemyeşil dağların arasından geçiyoruz. Foça'ya geldiğimizde Hum yolunu soruyoruz. Bir köy yolunu gösteriyorlar, giriyoruz ama kesinlikle şüpheliyiz. Ülkeler arası bir yolmuş gibi gelmiyor bize. Üstelik hiç araba görmüyoruz. Biraz ilerleyince tekrar soruyoruz ve teyid alıyoruz. Öylesine bir yol ki, sanki Çatalca'nın köy yollarında seyahat ediyoruz, bazen tek şeride daralan, ıssız, hemen hiç arabanın geçmediği ilginç bir yol. Ancak etraf bizi mestediyor. Muhteşem bir doğa, aşağıda derin bir vadi ve koyu mavi bir nehir, yamaçlarda bizim Karadeniz stili seyrek yerleşimler, alabildiğine yeşil. Tek cümleyle 'ben burada yaşarım' dedirtiyor insana.
 

Bulutlar dağların zirvesinin altında.

Yolda böyle şeyler de gördük tabi ki.

Bir süre sonra yolun kenarında bal satan bir amcaya rastladık. Anlaşmak mümkün değil, sadece kaç euro olduğunu sorduk ve 2'şer kavanoz çiçek ve 2'şer kavanoz çam balını toplam 25 euroya aldık.

Birkaç kilometre sonra sınır kapısına ulaştık. Biz sorunsuzca Bosna'dan çıktık. Sınırı geçer geçmez bu kez vadinin diğer tarafına geçen bir köprüden geçip Cem'i beklemeye başladık. 15-20 dakika geçince, telsizden neler olduğunu sordum. Bosna Hersek'e girişimiz olduğunu fakat herhangi bir yerde kaldığımıza dair bir kayıt bulunmadığını söylemişler. (Mirsad beyde kalmanın tek kötü tarafı). Cem de 'peki ama öndeki arabayla birlikteyiz, onları bıraktınız' deyince, 'onların diplomatik pasaportu var' demişler. Tabi gezinin bundan sonraki teması bizim diplomat olduğumuz gerçeği üzerineydi. Neyse, bir süre oyalayıp sonra Cem'i de bıraktılar. Sinirli bir şekilde Karadağ sınırına girdik, burdan problemsiz bir şekilde geçtikten sonra öyle bir yola girdik ki.... 'En iyi yol' kriterlerimiz bir anda değişiverdi. 

Harika bir vadi, çok derin uçurumlar, yolda belki yüzlerce irili ufaklı tünel, bir süre sonra bir baraj, baraj gölü, kimi beton kaplanmış kimi sadece kayalar oyularak yapılmış tüneller tüneller ve tüneller.... Karadağ'a niçin Karadağ dendiğini daha da iyi anlıyoruz.

Baraj gölü karşı yamaçta tüneller. 

Bu noktada Cem ile rota konusunda fikir ayrılığı yaşıyoruz. Ben sınırı geçtikten kısa bir süre sonra Durmitor Ulusal Parkı'nın içinden geçerek güneydoğuya doğru gitmeyi öneriyorum.

Cem ise bu yolun haritada görülmediğini, bizi çok yorabileceğini söyleyerek Niksiç-Podgorica üzerinden Kolaşin'e giderek Kosova'ya geçmeyi öneriyor. Haritalara bakıldığında Cem haklı, anayoldan gitmeye karar veriyoruz ama ben yine de Durmitor'dan giden bir yol olduğunda ısrarlıyım. Autoroute'a göre zaten var ama yolun kalitesi ve gidilebilirliği hakkında şimdilik bilgi bulamadık ve sonuçta şu yolu gitmeye karar verdik.  

Niksiç'te yemek molası veriyoruz. Bir alışveriş merkezinde fastfood atıştırıyoruz.

Bir yandan da Kosova'da bizi bekleyen Enver abi ile telefonda konuşarak yol hakkında bilgi alıyorum. Podgorica'dan geçip Kolaşin yoluna gidiyoruz. Karadağ, hakikaten sadece dağlardan oluşan bir ülke. Kolaşin yolu da harika. Özellikle motorculara bu ülkeyi şiddetle tavsiye ediyorum. 

Kolaşin ve Rozhaje yolu boyunca kayak merkezlerinden geçiyoruz. Yükseklik 1500metrelerin üzerinde, yollar nefis, doğa harika

Rozhaje'yi de geçip sınıra doğru ilerliyoruz. Karadağ'ın Kosova sınırı 1800metre yükseklikte. Sonrasında Kosova sınırı için 180 derece virajlı yollardan aşağıya iniyoruz. Nihayet Kosova sınırına geliyoruz. Hoşgeldiniz parası olarak bizden 50euro alıyorlar. En az iki haftalık sigorta ücretiymiş. Burada birgün bile kalmayacağız, çok zoruma gidiyor bu parayı vermek ama yapacak birşey yok. Bu arada Enver abi durmadan arıyor ve 'haydi artık, ciiiiz me spesa (yöreye özgü ekşimik ve biber, yemeye doyamazsınız) hazır, nerde kaldınız' deyip bizi motive ediyor. Sınırı geçtikten sonra yerel dilde Pej bizim ise İpek dediğimiz şehre keskin virajlı yollardan iniyoruz. En uygun yolun Priştine üzerinden gitmek olduğu  bilgisini alıyoruz. 30-40 km sonra yakıt almak için durduğumuzda ise benzinci yolun çok bozuk olduğunu söylüyor ve ara bir yol öneriyor. Bu arada bütün Kosova'nın bir Türk dizisinin müptelası olduğunu da söylemeden geçmiyor. Ben bu diziyi bilmiyorum, geldikten sonra eskiden oynamış 'acı hayat' mıydı neydi (hala bilmiyorum) bir dizi olduğunu öğreniyorum, meğer kahramanı Kosovalıymış.  

Ara yollardan Ferizaj şehrine çıkıyoruz, babamın memleketi Kaçanik'i akşam karanlığında geçtiğimiz için fotograf çekemedik, onun yerine 2 sene önce çekmiş olduğum bir iki resmi koyuyorum.

Onbeş km sonra  Kosova-Makedonya sınırındaki Xani Elezit kasabasına geliyoruz. Enver abiler bizi harika bir misafirperverlikle karşıladı. Saat 10 olmasına rağmen yemek için bizi beklemişler. Son bir haftadır yediğimiz en güzel yemeği yedik. Çayımızı içtik. Meyvelerimizi yedik ve gece 2 gibi yattık. Yol yaklaşık 600km idi ve 15 saat sürdü. 

bugün ki rotamız şu şekildeydi. 

8.gün..................11 Temmuz 2009     

Sabah saat 9 gibi kalktık. Önce birer çay içtik, sonra Enver abinin kardeşi Minir abi kahvaltı öncesi ektikleri bahçeye götürdü Cem’i ve beni.

Havalar yaklaşık 3 haftadır sürekli yağışlı olduğu için birçok sebze tam olmamıştı. Buna karşılık Pelin’in çilek sevdiğini bildiği için koca bir tabak dolusu çilek topladı. İşte çilek kokan çilekler.

Çok müthiş bir kahvaltı yapıyoruz. İşte ciz me spesa bu. Biberinin lezzetinden mi, ekşimiğin özelliği mi yoksa her ikisi de mi (muhtemelen öyle) inanılmaz bir şey. 

Sanırım Cem ve ben 7’şer tane biber yedik. Kahvaltı sonrası çocuklar bahçede koşuşturuyorlar. 

Bunlar da kaldığımız evler.

Enver ve Minir abiler ve aileleri bize inanılmaz misafirperverlik gösterdiler, çok teşekkür ederiz kendilerine.

Hazırlanıyoruz, birazdan Üsküp’e doğru yola çıkacağız. Hava yine yağmaya başlıyor, ama ne yağmur, arabaya binene kadar sırılsıklam oluyoruz. Elezhan zaten bir sınır kasabası. Evden gümrüğe ulaşmamız 2 dakika sürüyor, biraz bekledikten sonra Kosova’dan çıkıp tekrar Makedonya’ya giriyoruz. Eski Çarşı’nın önünde bir otopark var, bakalım orayı bulabilecekmiyim diye kaygılanırken, elimizle koymuş gibi çıkıyor karşımıza.  Arabaları parkedip hemen Eski Çarşı’ya giriyoruz. Bize tanıdık, Unutmazlar ailesi ilk kez görüyor. Çarşıda Türkçe bilmeyen esnaf yok gibi. Zaten çarşının kendisi de Türkiye'deki herhangi bir çarşıdan farksız.

Cem’in dikkatini yine yöreye özgü ‘simit-poğaça’ denilen ‘sandviç ekmeği içi börek’ diye tanımlanabilecek ilginç tat çekiyor. Cem İstanbul’dan aşina bu tada, ona birkaç kez Fındıkzade’deki ‘Üsküp Simit Poğaça’ dükkanından getirmiştim. Aslında ekmek arası börek saçma sapan bişey gibi geliyor ama lezzeti güzel. Hemen giriyoruz, çoluk çocuk herkes yiyor, ayranlar içiliyor ve hesap geliyor… biraz tuzluca: 2 euro.

Polarize filtre olmadığından Cem'in simit poğaçalara nasıl giriştiği çok net olarak görünmüyor.

İşte meşhur 'simit poğaça' bu.

Taşköprü’ye gidiyoruz. Vardar nehri üzerinde. Rivayete göre Mimar Sinan tarafından yapılmış ve 220 metre uzunlukta bir köprü. Vardar’ın iki yakasını birbirine bağlıyor, eski ve yeni şehri.

Taşköprü'de bir güzel.

Karşı yaka, yeni Üsküp.

Taşköprü'den Üsküp kalesinin görünüşü

Köprüden kaleye doğru yürüyoruz.

Tekrar çarşıya dönüyoruz. Bu kez dikkatimizi baklava ve tulumba tatlısı satan dükkan çekiyor. Yememek olmaz.

Çarşının içinde gezerken 15.yy ortalarında yapılmış Kapan Han dikkatimizi çekiyor. Çok güzel bir han. 

Eskiden Üsküp'e gelen mallar bu handaki kantarda tartılırı ve güvenli depolara kaldırılırmış. İsmi de buradan gelmekteymiş (kabban arapça büyük terazi anlamına geliyormuş).

Ben Üsküp’ün kuşbakışı seyredilebileceği Vodna isimli mekana çıkmayı öneriyorum, hanımlar ise biran önce Sofya’ya geçmekte ısrar ediyorlar. Sonuçta bilin bakalım kimin dediği oluyor? Yine de iki sene önceki gezimizde çektiğim Vodna fotograflarını ekliyorum.

Bu arada Makedonlar ne yazık ki provokatif bir girişimle Vodna'ya koskoca bir haç yerleştirmişler. Buranın bir hristiyan memleketi olduğunu göstermek istercesine konulan bu haçı gece de ışıklandırıyorlar ve 25 kilometre öteden Kosova'dan görülebiliyor.

Kumanovo yolundan Krivo Palanka ve Bulgaristan sınırı. Ajda’nın ablası ve eniştesi birkaç saat önce Sofya’daydılar ve ayrılmadan önce bizim otel rezervasyonumuzu da hallettiler. Yine yağmurlu bir havada Sofya’ya giriyoruz ve doğru otelimize gidiyoruz. Otel çok güzel. Herbir binada 4'er odanın olduğu koskoca bir alan kurulu otelde spa ve havuz da mevcut.

Ajda’nın 5 yıldır Sofya Üniversitesi’nde okuyan yeğeni Caner’de gelip bizi karşılıyor ve Vitoşa dağı eteklerindeki bir restoranda yer ayırttığını söylüyor. Hazırlanıp çıkıyoruz, yanlış hatırlamıyorsam Vodenitsa isimli restorana gidiyoruz, gerçekten çok güzel bir yer. Yemeklerimizi ve salatalarımızı söylüyoruz.

salata tabakları şöyle geliyor. Bu birazdan gelecek porsiyonların büyüklüğü hakkında da bir fikir veriyor.

Rodop usulü kuzu. O kadar büyük porsiyonlar geliyor ki, neredeyse hiçbirimiz bitiremiyoruz hepsini.

Bir de folklor gösterisi izledik yemeklerimizi yerken.

Oradan çıkıp bir kafede bu kez tatlılarımızı yiyor ve kahvelerimizi içiyoruz. Caner sayesinde yabancısı olduğumuz bu şehirde gerçekten iyi bir gece geçiriyoruz. Yarın sabah buluşmak üzere Caner ve arkadaşlarını gönderiyoruz. 

Bugün çok yol yapmadık, rotamız şöyleydi.

Bu da GPS kaydımız.

9.gün..................12 Temmuz 2009