1.gün................. 4 temmuz 2009    
 
Toplam 9 gün sürecek ve 8 ülkeyi kapsayacak Balkan gezimize başlıyoruz. Cem ile kararlaştırdığımız gibi saat 05:00’te teker dönüyor. Bugün ki hedefimiz Selanik. Uzun bir yol değil, toplam 615 km. İpsala’ya kadar sorun yok, çok erken saatte çıktığımız için bomboş yolda güzel bir tempoda ilerliyoruz. İpsala’da hem bizim gümrükten hem de Yunanistan gümrüğünden sorunsuz olarak geçiyoruz. Bu arada gurbetçilerin yurda girişi sebebiyle dönüş tarafında ki yığılma dikkatimizi çekiyor.

Çok güzel bir otobandan Kavala’ya geliyoruz, amacımız kahvaltı molası vermek. Güzel bir şehir, çok fazla araba var, şehrin içinde park yeri bulmakta zorlanıyoruz, dışına çıkalım, uygun bir yerlerde dururuz diye düşünüyoruz. Nitekim çıkışında boş bir alanda deniz kenarında kahvaltı molası veriyoruz.
  
Bir de Kavala hatırası

 Kahvaltı sonrası yola devam ediyoruz ve nihayet saat 11:30 civarında Selanik’e ulaşıyoruz. Deniz kıyısında güzel bir şehir, İzmir’i andırıyor. Öncelikle otel bulmamız gerek, ben belki Selanik’te kalmayız, Ohrid’e devam ederiz diye rezervasyon yaptırmadım, hata yapmışım. Yaklaşık bir saat kadar otel arıyoruz. Yerleşip çıkıyoruz, Atatürk’ün doğduğu evi ziyarete gidiyoruz. Türkiye Konsolosluğu’nun bahçesindeki ev cumartesi günü de olsa Türk ziyaretçilere açık. Doğal olarak Ata’nın doğduğu ev bizi etkiliyor, memnun ayrılıyoruz.

 Atatürk'ün doğduğu oda

Evin bahçesi

Biraz dinlenip akşam üstü hem bir şeyler atıştırmak hem de Selanik’i biraz daha görmek için dışarı çıkıyoruz. Otelimizden sahile indiğimizde Beyaz Kule’yi görüyoruz. Beyaz Kule Selanik'in en önemli tarihi eseri. 

Sahil boyunca  Beyaz Kule'yi arkamızda bırakıp yürüyoruz.

Aritstotelous meydanına (ki trafiğe kapalı ve çok güzel bir meydan) gidiyoruz. Gerçekten çok güzel kafeler ve otellerin olduğu güzel bir bulvar. 



Arabaları otelden uzağa bırakmıştık, alıp otelin önüne parkediyoruz, Cem ise biraz daha uzakta yer bulabiliyor. Yatıyoruz, yarın ki hedefimiz Ohrid. Bugün ise aldığımız yol şöyle:


Bu da GPS kaydımız:






2.gün................. 5 temmuz 2009  

Bugün ki hedefimiz Manastır (Bitola) üzerinden Ohrid’e ulaşmak. Ancak arabaları farklı yerlerde park ettiğimiz için Selanik çıkışında bir sorun yaşıyoruz ve gezide ilk kez birbirimizi kaybediyoruz (neyseki başka bir sefer olmuyor). Biz Edessa yoluna çıkıyoruz ve telefonla Cem’e tarif veriyorum. Yaklaşık 50 km ileride bir benzincide Cem’i bekliyoruz frappelerimizi içerek. Çok geçmeden Cem geliyor ve güzel bir yoldan Florina’ya doğru gidiyoruz. Hem doğası hem de yolun kalitesi çok güzel. Sınırı sorunsuz geçiyoruz ve free shop’tan uzo alıyoruz. Aynı şekilde Makedonya gümrüğünü de sorunsuz geçiyoruz.

Aslında Manastır'dan batıya doğru gitmemiz gerek ancak biz herkesin müptelası olduğu Elveda Rumeli dizisinin çekildiği Makovo (dizideki ismi Pürsiçan) köyüne gideceğiz. Manastır'dan 28 km doğuda yer alıyor. Elveda Rumeli dizisi başladıktan sonra bu köye bir turizm akımı oluşmuş Türkiye’den. Yoldaki polisle anlaşamıyoruz, aklımıza  ‘turkska film’ falan demek geliyor,  doğrudan Sütçi Ramiz’in evini gösteriyor. Çok güzel bir köy, yemyeşil, sessiz ve ıssız. 

Sütçü Ramiz'in evinde hatıra fotografı çekiyoruz

Vahide'nin mezarı çok bakımsız kalmış

Alex'in evine de gittik ama ne Baytar efendi, ne Zarife hiçkimse yoktu.

Makovo köyünü gezmek özellikle çocukların motivasyonu için gerçekten çok güzel oldu. Hepimiz çok eğlendik, özellikle Cem'in Vahide'nin mezarında yaptığı konuşmanın videosu gerçekten çok eğlenceli.

Geri dönüp Manastır'a geliyoruz.Manastır’a geri dönüyoruz. Şehrin caddesi Pazar olduğundan kalabalık. Gayet güzel ve bakımlı görünüyor.








Karnımız aç, bir şeyler yemek üzere bir pizza restoranına giriyoruz. Kimimiz pizza kimimiz makarna yiyoruz ve Cem’le ben Skopsko birası içiyoruz ve çok beğeniyoruz. Bir de şopska salata.


Bugün sözde çok fazla yol yapmayacaktık ancak birbirimizi kaybetme, Pürsiçan’da oyalanma, Vahide’nin mezarını ziyaret ve ruhuna fatiha, Manastır’da yemekte çok vakit kaybetme derken yine saati akşam yapıyoruz. Ohrid’e doğru yola çıkıyoruz, Manastır-Ohrid arası harika bir yol, bir de yağmur başlıyor, tam Artvin-Hopa yolu gibi bir hava sezinliyoruz.

Nihayet saat 18:00 gibi Ohrid’e varıyoruz. Bisikletli biri yanaşıyor arabaya, türkçe konuşarak otel arayıp aramadığımızı, istersek aile başı 48 euro’ya çok temiz bir pansiyon olduğunu söylüyor. Selanik'ten sonra çok iyi fiyat, adamı takip ediyoruz, göle 25-30m mesafede, yeni yapılmış izlenimi veren bir aparta götürüyor bizi. Cem ve Ajda girip bakıyorlar, Cem ‘muhteşem bir yer, sanki ilk biz yatacağız yataklarda, o kadar temiz’ diyor. Pazarlık yapmaya kalkıyoruz, kesinlikle yanaşmıyorlar, Cem de fazla ısrar etmeden kabul ediyor. Gerçekten harika bir pansiyon, tertemiz, üstelik 4 kişilik bir aile de 48 euro. Daha ne olsun (bir de utanmadan pazarlık yapıyoruz). Yerleşip hemen Ohrid keşfine çıkıyoruz. Biz iki sene önce gitmiştik, bu kez Cem’lere rehberlik yapıyoruz. Göl kıyısından merkeze doğru yürüyoruz,

Çarşıyı dolaşıyoruz ve dondurma alıyoruz. Dondurmacı çok güzel Türkçe konuşuyor. 

Sonra ara sokaklara dalıyoruz,

Meydana çıktığımızda park etmiş şöyle bir dostla karşılaştık.

meydanda oturup birşeyler içiyoruz. Seçilebiliyor mu bilmiyorum ama evet, Skopsko.

Yolumuzun üstünde bir oyun alanına rastlıyoruz. Çocuklar girmek istiyorlar. Ve fena halde coşuyorlar.




Sonraki gün en zorlu günümüz olacak. Yaklaşık 500 km yol yapacağız fakat şimdiye kadar hiç bilmediğimiz ancak methini çok duyduğumuz Arnavutluk yollarından geçeceğiz. Sonra toplam 3 ülke 6 sınır yapacağız. Sanırım gezinin en yorucu günü olacak. Bu sebeple erkenden yatıyoruz. Bugün ki rotamız şöyleydi:


GPS kaydımız:






3.gün................. 6 temmuz 2009       

Bugün yaklaşık 500 km yolumuz var, hedef Dubrovnik ancak asıl zorluk hiç bilmediğimiz ancak methini çok duyduğumuz Arnavutluk yollarından geçecek olmamız. Çok erken kalkıp hemen yola koyulmamız gerek. Nitekim 7 de (yerel saat ile 6 da) yola çıkıyoruz. Önce fırından biraz alışveriş, kahvaltılık. Hemen Struga üzerinden Arnavutluk’a yöneliyoruz.

Sınırda biraz bekliyoruz, işlemler zaman alıyor. Gümrük memurları ile Arnavutça konuşmaya çalışıyorum, işe yarıyor. Geçtikten sonra nihayet kartallar ülkesinin yollarındayız. Daha girer girmez virajlı dağ yolları karşılıyor bizi. Tiran’a doğru gidiyoruz. Yolda bir kafede mola verip kahvaltı ediyoruz. Arnavutluk'un yollarını gözümüzde büyüttüğümüzden mi, biran önce geçip gitmek için mi bilinmez, 3-4 tane fotograf çekmişiz. İşte bunlardan bir tanesi, Elbasan yakınlarında kahvaltı ettiğimiz kafede çektiğimiz resim. 

Tek şeritli yollarda Elbasan’ı  geçiyoruz.

Nihayet Tiran’a geliyoruz. Bu gezi boyunca gördüğüm en kasvetli şehir Tiran. Koca koca caddeler ama bir o kadar da kalabalık var. Çirkin binalar, keşmekeş bir trafik… Sözün kısası beğenmedim Tiran’ı. Bir fotograf çekmek için bile durmak istemedik. Bir tane arabadan çekilmiş fotograf.

İskodra’ya doğru devam etmemiz gerek, ancak bir türlü yolu bulamıyoruz. Bir araba ‘ben takip edin’ diyor, şehrin çıkışına kadar gidiyoruz arkasında, bir yerde durup bize yolu tarif ediyor, ancak biz onun söylediği yolu kaçırınca tam bir kaos yaşıyoruz. Aynı yolu bulana kadar belki 1 saat zaman kaybediyoruz.

Yol üzerinde yükseklerde bir kale.

Asıl meşhur Arnavutluk yolları Tiran-İşkodra arasındaymış meğer. Dar ve keskin virajlı tek şeritli dağ yollarında ilerliyoruz. Belki de hayatımda ilk kez, yolun her iki tarafının da uçurum olduğu yerlerden geçiyorum. Üstelik deli gibi yağmur yağıyor. Bir hayli tırmanıyoruz, belki 1600 metrelere falan. Ne kadar zorlu olursa olsun motosikletler için çok güzel virajlı yollar. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da Arnavut sürücüler. Motorcu dostumuz Turgay Avcı bize 'en eski ve deneyimli şoför 10 yıllık, ona göre dikkatli gidin' demişti, çok haklıymış. Sonra inişe geçiyoruz ve nihayet düzlüğe geliyoruz. İşkodra’ya girmeden yolun kenarında karpuz alıp yiyoruz. 

İşkodra’nın içinden geçip Karadağ sınırına doğru ilerliyoruz. Genel olarak Arnavutluk yollarının kalitesi kötü, şoförleri, özellikle bizim dolmuşlar gibi çalışan minibüs şoförleri berbat, bu sebeple Arnavutluk zorlu bir etap oldu bizim için. 

İşkodra'dan sınıra kötü bir yoldan gidiyoruz. Aslında bir alternatif daha vardı, o da sahilden gidip Karadağ'a Ulcinj'den girmekti. Doğrusu onu seçmediğimize pişman oluyoruz. Karadağ sınırı bir gölün kenarında, girişimiz zor olmuyor, sadece 10 euro çevre vergisi alıyorlar, bir yıl boyunca geçerli. Karadağ’a girer girmez yol kalitesi değişiyor. Başkent Podgorica’ya doğru yol alıyoruz. Hedefimiz Budva ve Kotor. Ne yazık ki şehrin içinde meydana gelmiş bir kaza sebebiyle 1-1,5 saat kadar zaman kaybediyoruz. Sonra sahile, Budva’ya doğru devam. Sahile yaklaştığımızda tepelerden bizi şöyle bir manzara karşılıyor. Büyüleniyoruz, görüntüler muhteşem. 

Budva’da kalmıyoruz, Kotor’un çok methini duyduk, oraya gidiyoruz. Aslında sahil yolunu takip etmemiz gerek ama ben yine de soruyorum, bana bir tünelden sözediyorlar, yeni açılmış. Cem ise navigasyonunun gösterdiği yoldan gitmezsek 10 km fazla gideceğimiz söylüyor. Ben tünelde ısrar ediyorum, nitekim sadece tüneli geçtiğimizde Kotor çıkıyor karşımıza, meğer yeni yapılmış ve navigasyon haritalarında yer almıyormuş bu tünel. 

Kotor muhteşem bir yer. Bu gezide en beğendiğim yer Kotor’du. Güney Avrupa’nın en derin fiyordunda yer alan muhteşem bir eski şehir ve olağanüstü bir doğası var. Bu çok derin fiyort fotograflardaki gibi dağlarla çevrili. Ve tabi su tam bir göl sessizliğinde. 



Eski şehire sur kapısından giriliyor ve Dubrovnik kadar olmasa da büyük bir eski şehir karşılıyor sizi.


Aslında dağdaki manastıra yaya çıkmak mümkün ve zaman olsaydı eminim ki muhteşem bir manzarayı görme fırsatımız olacaktı, ancak  oraya çıkmak ve inmek bir tam günü gerektirir diye düşündük ve doğrusu o merdivenleri gözümüz de pek yemedi. Ancak diğer Kotor Fotograflarını bu linklerde görebilirsiniz.




Buradan da Kotor Fiyordunun haritasına bakabilirsiniz. Tekrar etmek gerekirse, Kotor bence bu gezinin en güzel yeriydi. Kotor Körfezindeki tüm yerleşim yerleri kesinlikle görülmeye değer güzellikte yerlerdi. Yemek yedikten ve yine saati akşam ettikten sonra yola çıkıyoruz. Artık bir yerde durmayacağız ve Dubrovnik'e 18 km mesafedeki Cavtat adlı kasabadaki apartımıza gideceğiz. Yine sorunsuz sınır geçişleri ve mekana yaklaştığımızda daha önce yer ayırttığım Marina'ya telefon açıp tarif alıyorum. Elimizle koymuş gibi buluyoruz ancak saat de 10 (yerel saat 9) olmuş oluyor. Odalarımız şöyle:
 
Gece karanlığında etrafı görmüyoruz tabi ki ama sabah uyandığımızda manzaramızın odaların içinden çoook çok güzel olduğu ortaya çıkıyor. Manzaranın güzelliği, bir sonraki gün.
bugün ki 15 saatlik yorucu rotamız şu şekildeydi.


GPS kaydımız da burada:




4.gün................. 7 temmuz 2009

Ajda erkenden kalkmış ve dışarıda kahvaltı yiyecek yer arayacağımıza kendimiz hazırlarız diye düşünerek marketten alışveriş yapmaya gitmiş. Bu arada Hırvatistan'da bazı yerlerde Euro geçmiyor, illa ki kendi paralarını (kuna) kabul ediyorlar, nitekim bu market de böyleymiş ve Ajda alışverişin parasını ödeyemeden geri dönüp para alıp tekrar gitmiş. Döndüğünde biz de uyanıyoruz ve şöyle bir manzara görüyoruz odamızdan


Mükellef bir kahvaltı yaptıktan sonra 2 gündür deniz diye sayıklayan çocukları denize mi götürelim yoksa önce Dubrovnik'i mi gezelim tartışmasına Cem son noktayı koyuyor: 'Önce Dubrovnik'e gidelim, denize gidersek çocukları denizden bütün gün çıkartamayız'.Çok mantıklı, öyle de yapıyoruz. Arabalara atlıyor ve çıkıyoruz yola. Dubrovnik'e giden yol denizden yüksekte seyrediyor ve hemen her gidenin çektiği manzara fotograflarını biz de çekiyoruz. Ama çekilmeyecek gibi değil, muhteşem bir güzellik. İşte Dubrovnik.


Eski şehrin hemen önünde bir ada.


Arabaları nereye bırakacağımızı Marina bize tarif etmişti, yeni açılmış hayli büyük kapalı otoparka bırakıyoruz (4 saat kadar kaldık yaklaşık 3 Euro ödedik). Sonra eski şehre doğru yürüdük.








Kale kapısından içeri girdiğimizde yoğun bir kalabalıkla karşılaştık. Çok rağbet gören bir yer. Etkileyici, büyük, temiz ve bakımlı diye özetleyebilirim.


















 Eski limana çıktığımızda tekne turları olduğunu öğreniyoruz. Bir tanesine binmeye ve Dubrovnik'i bir de denizden görmeye karar veriyoruz (kişi başı 10 euro, çocuklar ücretsiz). Teknede bizden başka 3 kişi daha var. Kale ve çevresi denizden de çok güzel görünüyor.






Eski şehrin hemen yanıbaşında muhteşem manzaralı evler ve oteller.

Excelsior oteli. Ajda 15.evlilik yıldönümümüzde buraya götürmemi istedi... 





Kalenin bir başka kapısından çıkıyoruz.

Dubrovnik turumuzu bitirdikten sonra Cavtat'a dönüp denize gidiyoruz. Şezlongların ücretli olduğu halk plajında giriyoruz denize (3 şezlong 15 kuna, yaklaşık 2 euro). Deniz temizdi ancak sahil kum değil çakıldı. Çocuklar çok eğlendiler,  sıcaktan bunalmış olan bizler de serinlemiş olduk. Yerel saat ile 8'e kadar kaldık denizde.








Sonra odalara döndük  manzaramızın keyfini çıkardık.İlk başlarda şöyleydi.


sonra şöyle oldu.


biz de şunları ilave edince, tam oldu....


Üçer kadeh uzodan sonra terasımızda tango bile yaptık. Ertesi günün programını konuşurken aklıma gezi yazılarında ismine rastladığım Sarajevo'lu Mirsad bey geliyor. Türkçe bildiği için anlaşmamız sorun olmaz diyerek arıyorum kendisini telefonla. Ertesi gün Sarajevo'ya geleceğimizi, 2 gece için bize uygun yeri olup olmadığını soruyorum. Yarına hazırlayacağını söylüyor, böylece kalacak yer problemini halletmiş olduk.

Bu arada Marina bize kek yapıp getirmiş ama uzoların üstüne pek gitmiyor doğrusu. Neyse, biz de kendisine oda ücretlerimizi veriyoruz. 2 gece için aile başı 110 euro. Bu arada kaldığımız apart, turizm bakanlığından belgeli ve bu işi de kesinlikle ciddiye alıyorlar belli ki zira daha yerleşir yerleşmez Marina  bizden pasaportlarımızı istedi. 2 gün süresince orada kaldığımız belgelenmiş oldu, bunun ne kadar önemli olduğunu Bosna'dan çıkarken anlayacağız.

Yarın ki hedefimiz Sarajevo, yaklaşık 220 km. Ancak yol üzerinde görülecek yerlerimiz var. Yola
çok erken çıkmayacağız.


Erkan Ağırbaş