GİRİŞ:

Birkaç senedir motorla gitmek istediğimiz ama gerçekleştiremediğimiz Bosna Hersek-Hırvatistan-Karadağ gezisini bu sene Eylül 2009’da başka bir şekilde yapalım istedik. Planımız önce Bosna Hersek’in başkenti Sarajevo’ya (Saraybosna) uçakla ulaşıp ordan araba kiralayarak 4,5 günde yaklaşık 1.400 km lik bir tur yapmak ve merak ettiğimiz yerleri görmek ve dolaşmak.
 

İş yoğunluğundan gezi öncesinde çok detaylı hazırlık yapamadık ama yine de şanımıza yakışacak şekilde rotaları iyi çalıştık ve yeterli dökümanımız oluştu. Ayrıca kallavi bir bölge haritası ve Avrupa Haritası yüklü Garmin 60 CSX GPS imiz en önemli yarımcılarımız oldu yaptığımız tur boyunca. İşte gideceğimiz bölgenin kabaca haritası:

 

 

Gezi planımızı görmek istediğimiz anahtar noktalara göre şu şekilde yaptık ve uyguladık:

 1.      gün Saraybosna – Plitvice Göller

2.      gün Plitvice Göller – Trogir

3.      gün Trogir – Dubrovnik

4.      gün Dubrovnik – Kotor – Mostar

5.      gün Mostar – Saraybosna

 

1. GÜN: 

Bosna Airlines- THY ortak uçuşu ile yerel saatle Saat 11.30 civarı Saraybosna’dayız. İlk işimiz araç kiralama işini halletmek, aslında daha önce internetten kiralama konusunu bitirelim istemiştik ama sonra 5 kişi olduğumuz ve büyükçe bir araba istediğimiz için Saraybosna’da havaalanında görerek araç kiralamak daha mantıklı geldi. Birkaç denemeden sonra Hertz’de 4,5 gün için toplam 290 € ‘ya yeni ve dizel bir Opel Astra Station Wagon bulunca pek memnun olduk, arabanın gelmesini beklerken: 


 

Arabamız geliyor, bu akşamki hedefimiz Plitvice Göller’in bulunduğu Rakovica’ya ulaşmak. Önümüzde 340 km kadar bir yol ve sonlara doğru bir sınır geçişi (Bosna Hersek – Hırvatistan) var:

 


 
Pilitvice’ye ulaşmamızın geç saatlere kalacağını tahmin ettiğimizden ve bir sürprizle karşılaşmamak için otelimizi önceden internetten Booking.com dan ayırmıştık. Normalde bir an önce yola koyulmamız lazım, Saraybosna’yı dönüşte dolaşacaktık ama ilk merakla şehre girme isteği ağır bastı ve GPS yardımıyla kısa bir süre sonra kendimizi Saraybosna Başçarşı’da buluverdik. Saraybosna’da bir çok yapıda 1993 yılındaki savaştan kalma kurşun izleri duruyor, insanın içini ürperten hüzün veren görüntüler var yapılarda.

 Başçarşı kentin göbeği, canlı ve hareketli:

Eski Galatasaray’lı futbolcu Hodzic’in Cevabci (Köfteci) dükkanı Başçarşı’nın en merkezi noktasında:


 Biz öncelikle daha önce gelen arkadaşlarımızın çok methettiği böreklerden tatmak istedik ve gördüğümüz ilk börekçide böreklerimizi yedik. Sonrasında arabaya binip Saraybosna’dan kuzeybatıya doğru yola koyulduk, ilk hedefimiz Travnik. Bu noktada Bosna-Hersek’le ilgili son tarihsel bilgileri vikipedia aracılığıyla hatırlayalım: 

“Eski Sosyalist Yugoslavya'nın altı federe cumhuriyetinden biri olan Bosna-Hersek, bağımsızlığını 1990'lı yıllardaki Yugoslavya'nın-SSCB gibi-çözüldüğü yıllarda kazanmıştır. 1992 yılında Yugoslavya'dan ayrılan Slovenya ve Hırvatistan'ın bağımsızlığını tanıyan AB ve BM, Makedonya ve Bosna-Hersek'in bağımsızlığını referandum şartına bağlamıştı. Bu nedenle 1992 yılında Bosna-Hersek'te yapılan referandumda halk bağımsızlıktan yana oy kullanınca yeni devlet kuruldu. Ancak bu devleti ülkedeki Sırplar tanımadı ve Boşnaklar ve Hırvatlara karşı savaş açtı. 1995 yılına kadar süren Bosna Savaşı'ndan sonra Dayton Barış Antlaşması imzalandı. Buna göre ülkede barışı uygulayacak uluslararası bir konsey kuruldu. Bu konsey bir Bosna-Hersek Yüksek Temsilciği kurdu. Sonuçta ülkede bulunan bu yüksek temsilcilik şu anda cumhurbaşkanını görevden alma dahil birçok yetkiyle donatılmıştır.”

 
Travnik’e kadar trafik yoğun ve yol tek şerit gidiş tek şerit geliş ve hep yerleşimlerden geçiyor. Ortalama hızımız 50 lerde, Travnik’de bir kahve-çay molası veriyoruz, yolumuz uzun, hemen kalkıyoruz ve Jajce’ye doğru yola devam ediyoruz. Yolun coğrafyası da yoğunluğu da bir anda değişiyor, Jajce’ye doğru ve Jajce bölgesi çok hoşumuz gidiyor, yollar kıvrılarak gidiyor ama araç trafiği oldukça az ve ortalama hızımız da artıyor, ayrıca  yeşillik su ve dağlar bir arada, daha ne olsun:


 
Dikkatimizi çeken güzel bir yer görüyoruz ve kahve molası için duruyoruz:

 5 gün bize eşlik edecek aracımız da bu güzel görüntüye doğru molasını veriyor:

 Göl ve çevresinde harika bir sessizlik var, çok hoşumuza gidiyor, sonra kano yapan gençler geliyorlar, “Burada yaşamak nasıldır acaba?” klasik sohbetleri ve kahvelerden sonra kalkıyoruz, keyfimiz yerinde. 

Yola çıkıyoruz ve bu noktada enteresan bir şey fark ediyoruz, bu bölümde yerleşim ve yol tabelaları hep Kril alfabesi ile yazılı ve Latin harfler yok. GPS olmasa kaybolduk diyeceğiz çünkü bir 40-50 km boyunca bırakın kelimeyi tanıdık bir harf bile göremiyoruz levhalarda. Yol çok güzel, bu taraf daha bakımlı, yolları daha güzel. Burada bir yerde manav gibi bir yerden akşam için alışveriş yapıyoruz. Bir süre sonra tekrar Latin harfleri beliriyor. Bunun sebebi ise şu:

“Bosna-Hersek Cumhuriyeti iki devletten oluşmaktadır:

  • Toprakların %51'una sahip Hırvat ve Boşnaklardan oluşan Bosna-Hersek Federasyonu,
  • Toprakların %49'ine sahip Sırplardan oluşan Sırp Cumhuriyeti.

Bosna-Hersek Devletinin yapısı 1992-1995 yılları arasında cereyan eden iç savaşı sona erdiren Dayton Barış Antlaşmasıyla (DBA) belirlenmiş olup ülke Bosna-Hersek Federasyonu (Federasyon da kendi içinde 10 Kantona ayrılmıştır) ve Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska-RS) olarak iki birime (devletçiğe) ve bir küçük özerk bölgeye (Brcko) bölünmüştür.”

Biz bir süre Sırp bölgesinden geçtik ve sonra Bihac’a doğru tekrar Bosna-Hersek federasyonu tarafına geçtik. Bihac’a yaklaşırken hava da kararmaya yakın, yol çok güzel ve sakin, fazla viraj yok bu bölgede ve ortalama hızımızı yükseltebiliyoruz. Günün en sevdiğim saatlerinden alacakaranlık zamanı. Bihac’a kadar 40-50 km nerdeyse hiç yerleşim yok. Bihac’a karanlıkta ulaştık, içinden nehir geçen yeşil etrafı dağlık çok güzel bir kent ama geç kaldığımız için fazla etrafa bakmadan Hırvatistan sınırına ulaşmaya çalışıyoruz. Bu arada biraz yolu karıştırır gibi oluyoruz, GPS in gösterdiği yön var ama kentte levhalar çok kısıtlı, başka bir ülkeye geçileceğine dair bir ibare bulmak çok zor. Araba içinde hafif de olsa bir tedirginlik kokusu hissediliyor J .Neyse yol yüksele yüksele bizi sınıra getiriyor ve kısa bir süre içinde bir sorun çıkmadan Hırvatistan tarafına geçiyoruz. Yükseklerden devam ediyor yol, Plitvice göllerin bulunduğu Rakovica yerleşimi de ormanların içinde yüksekte bir yer. Sınırdan 1 saat kadar sonra 21.30 gibi bölgeye ve otelimize (Plitvicka Villa) ulaşıyoruz. Küçük, temiz ve düzgün bir yer, personeli güleryüzlü ve düzgün, daha ne olsun…Akşam yemeğimiz otelde odamızda, menü: ton balığı-domates-salatalık-tekirdağ rakısı (Buz otelden destekli) akabinde meyve. Yorgunluğun üzerine iyi geldi, temiz havada güzel bir uyku çekiyoruz, yarın program yoğun ve erken kalkacağız. Yolun son 4-5 saatlik bölümünde acele ettiğimiz için maalesef resim de yok.

 2. GÜN:

Akşam otelden aldığımız bilgiler doğrultusunda güne erken başlıyoruz, 7.00 de kalkıp kahvaltımızı otelde yapıyor ve arabamızla otelden ayrılıyoruz. Otelden ayrıldıktan 10-15 dakika kadar sonra Plitvice Göller 2. girişe ulaşıyor ve otoparka parkedip bize önerildiği şekilde 2. girişden Plitvicka Jesera – National Park’a giriyoruz, kişibaşı 15 € , çocuk ücretsiz (Park içindeki tekne ve otobüs ulaşımı fiyata dahil). Saat planladığımız gibi 09.00 a geliyor. 

Bu noktada içerinin krokisine bir bakalım:

 Giriyoruz içeriye ve dünyamız değişiyor…

 Orman içinde inanılmaz renkte ve pırıl pırıl her taraftan akan sular/şelaleler ve birbirine bağlı göllerden oluşan bir park burası, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yeralıyor. Şu ana kadar gördüğüm en güzel doğal güzellik, yeryüzündeki cennet…

 Aşağıdaki resmi dönüş yolunda en tepeden çektik:

Tura başlarken orta yükseklikten başlayıp yürürken alçala alçala su seviyesine kadar iniyorsunuz, buyurun resimler eşliğinde inelim:


 

 

 Su seviyesinde okları takip ederek devam ediyoruz ve gördüğümüz sayısız şelalerden ilki burada:

 

Yürüyüşe devam ediyoruz:

 


 

 1,5 saat kadar yürüdükten sonra bu devasa doğal parkın içinde büyük bir tekneye binip en büyük göllerden birini geçeceğiz, işte arkada kalkan bir tanesi gözüküyor. Hava böyle bir yürüyüş için ideal, ne sıcak ne de soğuk, sanıyorum 22-24 derece civarında:

 10-15 dakika kadar sonra gölün diğer tarafındayız, suyun akış yönünün tersine yürüyüşümüzü sürdürüyoruz, bu taraftaki görüntüler daha da etkileyici. Su her yerde o kadar temiz ki insan içine atlamamak için kendisini zor tutuyor,


 Bu arada suya girmek yasak, başka türlü bu güzelliği koruyamazlar zaten.

 

 

 
O kadar güzel ve o kadar etkileniyoruz ki… Resimler gerçek görüntünün çok ufak bir kısmını yansıtabiliyor ancak...
 

 Çok fazla resim çektik ama raporun bütünlüğü adına bir hayli azaltarak buraya koymaya çalıştım. 3 saat kadar yürüdükten ve turkuaz rengi suya, yeşilliğe, şelalelere doyduktan sonra park içinde otobüsle dönüş tarafına çıkıyoruz. İstenirse 2 saat kadar daha devam edilebiliyor yürüyüşe. 7 yaşındaki kızımız Irmak bu az molalı uzun yürüyüşte nerdeyse hiç yorulmadı ve bize çok güzel eşlik etti. Dayısı ve yengesiyle sürekli oyun ve iddia eşliğinde yürümesi de buna çok yarımcı oldu mutlaka…

Önümüzde yapılacak 300 km kadar yol var, dünden dersimizi aldık ve daha fazla oyalanmak istemiyoruz. Park içi dönüş yolu, bu sefer otobüsteyiz:

 Otobüsten sonra en yüksek noktalardan biraz daha yürüyor ve başladığımız noktaya geliyoruz. Tatlı bir yorgunlukla beraber arabamızdayız, saat 12.30. Yol planımız şöyle:


 Hırvatistan yolları Bosna Hersek’e göre çok daha güzel. Toplam 290 km yolumuz var, yollar motosiklet için ideal, her taraftan motosikletler çıkıyor zaten. Bir de hayatım boyunca gördüğüm karavan sayısının birkaç katını Hırvatistan’da 2-3 günde gördüm. Özellikle Almanlar’ın çok tercih ettiği bir ülke Hırvatistan.

 Trogir’e ulaşmak için önümüzde birkaç alternatif var, en hızlı şekilde gitmek istediğimiz için GPS’e kulak veriyoruz. Bizi Zadar doğusuna getirip otobana sokuyor ve Trogir çıkışından çıkarıyor. İşte yolda bir noktadan tepeden Trogir’in girişi:


 Saat 16.00 gibi Trogir’e geliyoruz ve bu minik yerleşime girer girmez çok etkileniyoruz, kalmak için harika bir seçim yapmış olduğumuzu konuşuyoruz. Bu noktada internetten bir resimle Trogir’e bakalım:

 

 Resimde ortada gözüken adacık Trogir eski şehir, solunda gözüken kara parçası görece daha büyük bir ada (etrafı arabayla 10 dakikada gezilebilen), soldaki bölüm ise anakara parçası. Biz en soldaki ada kısmında bir tur atıp otel bakıyoruz ve sonra eski şehre bakan tarafta denize sıfır şirin bir hotel buluyoruz, her zamanki gibi pazarlıkla çok iyi bir fiyata anlaşıyoruz.

İşte hotelden Trogir görüntüleri:


 

 Hemen üzerimizi değiştirip adanın diğer tarafında gördüğümüz plaj tarafına gidiyoruz arabayla, saat 17.00 suları, deniz hem tertemiz hem de ılık. 1 saat kadar kaldıktan sonra otele dönüyoruz. Akşam otelden 5 dakika mesafedeki Trogir eski şehre yürüyoruz: 

 Yemek öncesi ara sokaklarını keşfediyoruz eski kentin:

 Trogir çok güzel bir yerleşim ve yine UNESCO Kültür Mirası Listesinde yer alıyor.

 Yemek sahilde bir restaurantta, menümüzde pizza var.

 Yarın bütün gün Dalmaçya kıyılarında olacağız. İlk durak Split olacak, sonra Makarska üzeri Dubrovnik’e geçeceğiz. 250 km boyunca sağımızda Dalmaçya kıyıları bize eşlik edecek…

3. GÜN: 

Sabah Trogir’de otelde kahvaltımızı yapıyoruz, otelin sahibi biraz canımızı sıkıyor ama önemsemiyoruz, yola çıkıyoruz, ilk hedefimiz 30 km ilerdeki Split. Günün programı ise şu şekilde ve toplam 240 km:
 

 Split koca bir şehir, Hırvatistan’ın başkent Zagreb’den sonra 2. büyük şehri. Buradan Avrupa’nın bir çok şehrine ve Hırvat adalarına feribotlar kalkıyor. Kısa sürede Split’e ve eski şehre ulaşıyoruz ama otopark bulamadığımız için şehrin içinde zorunlu bir tur atıp arabayı eski şehre yakın bir yere park ediyoruz. Trogir’den sonra pek beğenmedik Split’i, hedefimiz deniz tarafında Diocletien Sarayı’nı görmek. Bu sarayın da bulunduğu Split’in tarihi merkezi UNESCO Dünya Kültürel Miras listesinde. Trafiğe kapalı bu geniş yolda hedefe doğru yürüyoruz:
 

 Tarihi merkezle ilgili resimlere bakarken şu alıntıyı da okuyalım isterseniz:

 “Split'in tarihi merkezinin en canalıcı noktası, Roma İmparatoru Diocletianus'un M.S 295'te inşa ettirmeye başladığı Diocletian Sarayı. Sarayla ilgili en ilgi çekici kısım, Diocletianus'tan başka hiçkimsenin burada yaşamamış olması. İmparatorun 316'daki ölümünden sonra saray hep boş kalmış. Yüksek duvarlarla çevrili olduğu için günümüze kadar oldukça sağlam bir şekilde korunan saray ve etrafındaki yapılar tarihi merkezin neredeyse tamamını içine alıyor. Tarihi taşların üzerinde yürürken dar geçitlerden, labirenti andıran koridorlardan ilerlemek mümkün. Yeşil panjurlu taş evlerle çevrili, birbirini kesen sokakların her biri sütunlar arasına gizlenmiş keyifli meydanlara açılıyor.”
 


 
 

 
 

 
 

 Diğer taraftan çıktığımızda birden kendimizi turistik eşya satan esnafın ve biraz daha sonra da bir pazarın içinde buluyoruz. Maalesef turizmin boyutları dünyanın her yerinde bu noktalara geldi, hatta yukarda ilk resimde sarayın giriş iç kısmında da bu satıcıları ve ürünleri görebilirseniz.
Biz de pazardan öğlen yol üzerinde bir yerde yeme amaçlı alışverişimizi yapıyoruz ve yola çıkıyoruz.
 

yı şeridini takip ediyoruz. Çok güzel yerleşimler geçiyoruz ama yolumuz uzun ve durmuyoruz buralarda. Bunlardan birincisi Omis, çok hoşumuza gitti, not ettik ne olur ne olmaz diye. Sonra Baska Voda, burayı daha önce okumuştum doğası ve denizi güzel diye. Bugün deniz için zaman yok ama öğlen yemeğimizi Basca Voda tepesinde denizi gören bir yerde rüzgar eşliğinde yiyoruz. Yol kıyı boyunca kıvrılarak devam ediyor, Makarska’dan Gradac’a kadar kıyı şeridi devam ediyor, deniz tatili sevenler bu taraflara daha fazla zaman ayrılabilir. 

Daha sonra Neretva Nehri’nin son bölümleri ile sahilde Police’de tanışıyoruz, bizi Opuzen’e kadar kıyıdan uzaklaştırarak götürüyor yolla beraber, yol daha sonra bir yay çizerek tekrar kıyıya dönüyor. Bu bölgede doğal güzellikler ve göller var bunlardan birinde bir resim molası veriyoruz:
 

 Sonra sahil yolunda ilerlerken Neum isimli Bosna yerleşiminde 10-15 km kadar Bosna’ya girip Neum çıkışında tekrar Hırvatistan’a geçiyoruz. vrımlı yollardan bir süre daha gidiyoruz, Dubrovnik’e yaklaştık. Zaton isimli çok güzel bir yerleşim var Dubrovnik’e doğru, harika bir koy ve çok güzel bir yerleşim. Yine not edip durmadan devam ediyoruz, Dubrovnik’e bizim gibi kuzeyden girerseniz sizi bu güzel köprü karşılıyor:

   

Şehrin yeni tarafı gözüküyor bu köprünün üzerinden kuzeyden baktığınızda:

 

 Split’ten Dubronik’e hızlı ulaşmak isteyenler için otobanı da kullanmak mümkün, gerçi otobanın tamamı bitmemiş durumda (dönüşte anlıyoruz bunu), biz dolaşarak gelmek istedik ve bu yüzden sahil yolunu kullandık (1 gidiş 1 geliş ama güzel yol).
 Dubrovnik’de hoteli önceden ayırmamıştık, şehrin içinde ve yakın çevresinde otel arayarak epeyi zaman kaybediyoruz. Trogir’de hemen bulmuştuk ama burada fiyatlar daha pahalı. Sonra güzel bir otelin 2 odalı büyük bir odasını uygun bir fiyata tutuyoruz ve yerleşip merkeze Dubrovnik eski şehre gidiyoruz. Dubrovnik’de otoparktaki görevliyle çok hararetli bir tartışmaya giriyorum, raporun sonunda bu olayı anlatmak üzere şimdilik kesiyorum.
Dubrovnik Eski şehre giriş kısmında yürürken o atmosfer beni çarptı; loş ışıklar, taşların etkisi, uçuşan yarasaların sesleri ve sakinlik sanki o an ortaçağda yürüyormuş etkisi oluşturdu. Akşamı daha mı etkileyici, turist sayısının daha azlığından mı bilmiyorum ama o akşam ben Dubrovnik’den çok etkilendim. (Ertesi gün gündüz aynı his olmadı.)

 İşte eski şehrin güney girişi: 
 

 Biraz dolaşıyoruz ama bir hayli acıktık, bir yemek arası vermek için eski şehrin deniz tarafında güzel bir yer buluyoruz:
 

Biraz daha tur attıktan sonra ertesi gün gündüz gözüyle ve daha çok resim çekerek gelmek kaydıyla otele dönüyoruz.

 4. GÜN: 

Dubrovnik’de R Hotel’de kahvaltımızı yapıp otelden eşyalarımızla ayrılıp şehre dönüyoruz.
Eski
şehrin duvarları (surları) 13 ile 16. yüzyıllar arasında yapılmış ve toplam 12 km uzuluğunda, bu duvarların içinde kiliseler, meydanlar, daracık (bazılarına merdivenle çıkılan) sokaklar, daha geniş caddeler, çeşmeler, saat kulesi, katedraller ve manastırlar da var, sözü biraz resimlere bırakalım:
 

  

  

   

 

  

 Dubrovnik de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alıyor.
 Son resim eski şehrin kuzey girişinden otomatik şekilde:
 

 Bugünkü yol programımız şöyle, toplam 370 km:

  

 Dubrovnik’den çıkıyoruz, tepeden görüntüsü:
 

 Sahil boyunca güneydoğuya doğru devam ediyoruz, şehrin güney taraftan görüntüsü daha önce fotoğraflarda gördüğümüz gibi:
 

 Cavtat’ı geçtikten sonra denizden ayrılarak devam ediyoruz ama biliyoruz ki deniz hep sağımızda. 50 km kadar sonra Karadağ sınırına geliyoruz. Burada sıra var ve biraz (15 dakika kadar) bekliyoruz, her sınırda olduğu gibi sorunsuz bir şekilde geçiyoruz.

Karadağ’da para birimi Euro.
Daha önce yazmayı
unutmuşum, Bosna-Hersek para birimi Marka (BAM), Hırvatistan para birimi ise Kuna. 

Karadağ’a girmemizden bir süre sonra denizi sağ tarafta durgun bir şekilde görmeye başlıyoruz ve Güney Avrupa’nın en büyük fiyordunun içine Kotor’a doğru ilerliyoruz. Yol tek şerit gidiş tek şerit geliş ve trafik yoğunluğundan başlarda pek hızlı gidemiyoruz, daha sonra yoğunluk azalıyor.

Karadağ enteresan bir ülke, girer girmez sağda deniz solda yüksek dağlar göze çarpıyor, yeşili de bol, hava çok nemli. Eğimli tepelerde evleri de görünce insana Doğu Karadeniz’i çağrıştırıyor. Tabii denizini saymazsak J , Karadeniz ne kadar azgınsa burası o kadar durgun. 

Deniz kıyısından Kotor'a doğru kıvrıla kıvrıla gidiyoruz fiyordun iç taraflarına, kadim kadar olmasa da eski zamanlardan kalma yapılar bulunan minik 2 adacık var sakin suların içinde:

 Uzun ve keyifli bir yolculuğun sonunda nihayet Kotor'dayız, çok acıktık, arabayı park edip eski şehrin önünde ilk gördüğümüz yere çörekleniyoruz, yiyeceklerimiz de geliyor:


 

 Yemek sonrası keşfe geçiyoruz, eski şehre şu kapıdan giriliyor:

 Şehir dik çıkan bir dağımsı tepenin altında kurulmuş, yukarda manastır ve başka yapılar da var, fiyordun tam içinde çok korunaklı bir şekilde kurulmuş Kotor şehri, içinde bir meydan:

 Dar sokaklar:

 

 Gezi boyunca çok iyi anlaşan bu ikili Kotor'un sokaklarını da beraber arşınlıyor planlar yaparak:

Vakit ilerledi, hava öğlenden beri bulutlu, gezinin başından beri ilk kez yağmur yağdı yağacak, yolumuz çok, plana göre 20 km kadar daha aşağıya Budva'ya gidip geri dönmemiz ve akşam Mostar'a geçmemiz lazım. Kotor'u çok beğeniyoruz ama daha fazla kalamıyoruz, tepedeki manastıra çıkıp tepeden şehre ve fiyorda bakmak ve 1 gece kalmak lazım burayı daha fazla sindirmek için. 

İnternetten resim koymayı sevmiyorum ama Kotor'u bir de tepeden görmek için ekledim bile:

Yeni yapılan tünel ve virajlı deniz manzaralı güzel bir yolla Budva’ya geliyoruz, tam bir hayal kırıklığı oluyor hepimiz için. Burası yeni yapılarla oluşturulmuş daha çok denize girmek için tercih edilen tipik bir yaz beldesi. Kotor’dan sonra hiç enteresan gelmedi, fazla oyalanmadan dönüşe geçtik biz de.

Feribotla ilgili teorik bilgileri pratiğe dökme şansı elde ettik Budva'dan dönerken, giderken dolaştığımız fiyordun çevresini feribotla geçtik dönüşte. Bunun için Budva'dan dönerken Kotor yönüne değil Tivat yönüne gitmek gerekiyor, solda minicik bir havaalanı var, arabayla duran tek tük uçakların yanından geçiyorsunuz. Daha sonra 10-15 ev bulunan mini bir yerleşkenin dibinde mini bir iskeleden araç başı 4 € ya feribotla karşıya geçiyoruz. 5 dakika bile sürmüyor feribot, bu arada yağmur da başladı ufak ufak:

 Bu şekilde 1-1,5 saat kazandık. Araba ile gideceklere bu metodu tavsiye ederim. Daha iyi anlaşılması için bir harita ekliyorum aşağıya, Feri Lepetane-Kamenari arasındaki dar kısımda karşıdan karşıya geçiyor:

 Feriden iniyoruz, hava çok nemli, hafif yağmur eşliğinde geldiğimiz yoldan Karadağ’dan çıkıp Hırvatistan’a giriyoruz. Saat ilerledi, Mostar’a gidip akşam orda kalmayı hedeflediğimiz için otobana çıkmak istiyoruz, haritada bir otoban gözüküyor ama ne tabelalarda ne GPS de herhangi bir hareket yok otobanla ilgili. Tıpış tıpış sahil yolundan dönüyoruz, otobanın bu bölümü henüz tamamlanmamış olsa gerek. Neum’da yine sınır giriş çıkışı yapıp Neretva ırmağıyla ve tabelalarla beraber sağa içeriye doğru dönüyoruz Bosna Hersek’e ve Mostar’a doğru.
Hırvatistan sınırlarındaki bir benzincide Hırvat parası Kunalarımızı bitirip Bosna topraklarına tekrar giriyoruz ve güzel bir yoldan alacakaranlıkta Mostar’a doğru yol alıyoruz. Benzincide havanın ciddi şekilde serinlediğini fark ediyoruz, Hırvat kıyılarında ılıman iklim iç taraflarda karasal iklim farkediliyor.
Yol kalitesi Hırvat yollarına göre bir hayli kötü ve karanlıkta Mostar şehrine giriyoruz. Küçük bir kent, GPS’le Mostar köprüsüne doğru gidiyoruz. Hoteli ayarlamamıştık önceden, gazeteden okuduğumuz Bristol Hotel nehri geçtiğimiz bir köprünün dibinde bir anda karşımızda beliriyor. Gezinin klasiği hotel pazarlık kısmı yine çok başarılı geçiyor, hemen eşyalarımızı otele bırakıp Mostar Köprüsü’ne doğru yürümeye başlıyoruz, çok da acıktık… 

Köprüye yaklaşırken:

Cumartesi akşamı gençlerin oluşturduğu bir hareketlilik var ama yine de şehre girdiğimiz andan itibaren bana çok hüzünlü geldi Mostar şehri. Bunda en büyük pay 1993 yılında yaşanan izlerin kentte belirgin bir şekilde görülmesi, ikinci olarak da belki yanıbaşındaki Hırvatistan’la bir çok açıdan arada uçurumların olması.
Mostar’ı görüyoruz nihayet ama akşam resimleri iyi olmadığı için ertesi gün çektiğimiz resimleri koyacağım daha sonra. O bölgede bir restaurant buluyoruz ve yemeklerimizi söylüyoruz:

 Porsiyonlar çok büyük, bitirmek mümkün değil, fiyatlar Hırvatistan’a göre çok uygun, kahvelerimizi de içtikten sonra kalkıyoruz:

 Oteldeki odalar çok güzel, oldukça yorgunuz, hava da daha serin ve güzel bir uyku çekiyoruz bu turun son gecesinde.
 

5. GÜN:
 
Bugünkü program Mostar’ı dolaşmak ve sonra başlangıç noktamız olan Saraybosna’ya hareket edip orayı dolaşmak ve arabayı havaalanında teslim edip uçakla ülkemize dönmek. Toplam yaklaşık 130 km yolumuz var:

 Sabah kalktığımda odadan görüntü şu şekilde:

 

Nehrin bir yakasında camiler yoğunlukta, karşı yakada ise en tepede bir haç var gördüğünüz gibi. Zaten nehrin bir yakasına Hırvatlar bir yakasına Müslüman Bosnalılar (Boşnaklar) yerleşmiş.

 1993 de yerle bir olmuş kentin izleri her karede görülebiliyor.

 Vaktimiz bol diye rahat hareket ediyoruz ve Mostar Köprüsü ve çevresini doya doya dolaşmak için yürüyüşe çıkıyoruz, otelimiz arkada:

 Köprüye yürürken yol kenarında bir mezarlık var, taşlarda doğum tarihleri farklı ölüm tarihleri neyazık ki hep aynı:

 

 Mostar Köprüsüne geliyoruz:

  

 Köprü 1993 deki savaşta önce Sırpların sonra Hırvatların saldırıları ardından yıkılmış, daha sonra UNESCO desteğiyle tekrar yapılmış. Vikipediadan Mostar’da yaşananlar: 

“Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin Mostar şehrinden geçen, Neretva Nehri üzerinde Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayruddin tarafından 1566 yılında inşa edilen köprü.Mimar Sinan'ın öğrencisi olan Hayruddin, köprü için 456 kalıp taş kullandı. 

Neretva Nehri'nden 24 metre yüksekte 30 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde olan Mostar Köprüsü, dönemine göre gelişmiş bir teknolojiyle inşa edildi. Mostar Köprüsü, cesur sporcular tarafından yıllarca bir atlama platformu olarak kullanıldı. Geleneğe göre şehrin erkekleri, nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden atlarlardı....

 

Bosna-Hersek'te başlayan iç savaş sırasında Mostar Köprüsü'ne ilk saldırıyı 1992'de Bosnalı Sırplar düzenledi. 1993'te Hırvat tankları köprüye daha büyük bir zarar veren saldırılarını başlattı. Kasım ayının sonunda köprü tamamen yıkıldı. Dev taşları, Neretva Nehri'nin sularına gömüldü. Mostar Köprüsü, yüzyıllar boyunca Bosna'da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolüydü. Şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini, birbirine bağlıyordu. Köprünün yıkımı, Mostar'ın çok uluslu mirasının reddedilmesi anlamına geliyordu.

Savaş sonrasında İngiliz güçleri yıkılan köprünün yerine geçici bir demir köprü yaptı. Mostar civarındaki diğer köprüler de tahrip edildiğinden, nehrin iki yakasını birleştiren tek yapı olarak bu köprü kaldı.

 

Mostar Köprüsü'nün eski haline uygun olarak yeniden inşaası çalışmaları (TİKA) UNESCO ve Dünya Bankası'nın desteğiyle 1997'de başladı. Köprünün inşaatını Türk şirketi olan ER-BU üstlendi. Macar ordusundan dalgıçlar orijinal taşları nehir yatağından bulup vinçlerle çıkardı.suyun içinde bozulmaya uğrayan taşlar yapıda kullanılamadığından orjinal taşların çıkarıldığı günümüzde kapalı olan taş ocağı tekrardan bu iş için açılıp aynı ocaktan çıkarılan taşlar yapımında kullanıldı. Orijinal modele sadık kalan şirket, köprünün temellerini de sağlamlaştırdı. 30 metre uzunluğundaki, 24 metre yüksekliğindeki köprünün kemerindeki çalışma Haziran 2002'de başladı. Kilit taşı Ağustos 2003'te yerine konuldu.

İnşaatı tamamlanan Mostar Köprüsü, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda devletin temsilcilerinin hazır bulunduğu bir törenle, İngiliz Prensi Charles tarafından 23 Temmuz 2004 tarihinde açıldı. Açılışı çok sayıda televizyon ekibi naklen yayınla seyircilerine ulaştırdı.

Mostar Köprüsü, eski Mostar şehriyle birlikte 2005 yılında Dünya Miras Listesi'ne eklendi.

Bugün çok uluslu bir yönetim tarafından idare edilen Mostar'da savaş döneminde başlayan bölünmeler hala devam etmektedir. Hırvatlar nehrin batısında, Müslümanlar ise doğusunda yaşıyor. Savaş sırasında şehirden ayrılan Sırplarsa bir daha geri dönmedi.” 

Köprünün üzeri:

 

 Köprünün alt tarafında bir yerde oturup bir şeyler içiyoruz, genç bir anne işletiyor burayı yanında 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu var, biraz konuşuyoruz, babasını kaybetmiş savaşta. Anlıyoruz ki burada nerdeyse her insanın 93 yılı ile bir bağı var. 

 

Otele doğru geri dönüyoruz, arabamıza binip Saraybosna’ya doğru yola koyuluyoruz. Yol boyu Neretva kıyısından gidiyoruz, yeşili de bol güzel bir yol. 

Yolda 3 kere polis çeviriyor, ikisi lambaların yanmamasından L . Bosna Hersek’de farların tam açık olması zorunlu, yoksa ceza yiyorsunuz. Fardan dolayı polis çevirmesi aslında Bosna’daki 1. günümüzde de başımıza gelmişti. Bunları ceza parası vermeden geçiştirdik ama bir kere de 62 ile radara yakalandık L Yanlış anlaşılmasın yerleşim de değildi geçtiğimiz yer, köprü girişiydi! Köprü girişinde 40 levhası varmış, biz 62 ile geçmişiz köprüden. Bu sefer 10 € bırakıyoruz polislere, zaten evrak ceza makbuzu vs yok. 

Hırvatistan ve Bosna arasındaki uçurumu oraya gittiğinizde en güzel yolların ve trafiğin durumundan ve polislerin yaklaşımından anlayabilirsiniz. Bu arada yolun dörtte üçünü Hırvatistan’da yaptık, 3,5 gün yaklaşık 900 km, hiç polis görmedik. 

Mostar-Saraybosna arası kısa bir mola:

Polislerden dolayı hızımız iyice yavaşlıyor, çünkü bütün yolu 40 ila 70 km arasında gitmemiz lazım, bazı yerlerde 90 a çıkmaya izin var. Söylene söylene saat 14 oluyor Saraybosna’ya ulaşmamız, az vaktimiz var Saraybosna için, Başçarşı’da börek yeme dışında pek vakit de kalmadı nerdeyse, iç tarafta 1. güne göre daha güzel bir börekçi buluyoruz:

 

 Başçarşı’dan son bir resim:

 Bundan sonra Saraybosna havaalanına dönüyoruz, arabayı sorunsuz bir şekilde kiralama şirketine teslim edip Türkiye’ye doğru hareketlenmek için bekleyen uçağın yolunu tutuyoruz...

 Aşağıda gezinin kahramanları:
 

 
 

 
 

 

 

 

 

Taner Üstün