Eylül 2008 Belçika-Hollanda gezisi: 

Gezinin amacı: 1988 Ağustosunda Ataköy Folklör Kulübü ile İtalya’nın güneyine Sicilya’ya ordan da başka bir festivale katılmak üzere Belçika’ya geçmiştik. O dönem bizi konuk eden Belçikalı aile ile iletişimimiz bu günlere kadar sürdü, aradaki sürede sık sık görüştük. 2008 Yılı tanışmamızın 20. senesi, bu sebeple bu sefer biz ailece Belçika’ya gidelim istedik. Eşim ve kızım da ilk kez görmüş olacaklar onların yaşadığı yeri ve bölgeyi. Gent, Brügge, Oostende, Brüksel, Zierikzee (Hollanda tarafı) görmeyi planladığımız şehirler.

 

1. Gün : İstanbul-Brüksel-Moerbeke; 

2008 Eylül ayının son günleri Brüksel havaalanına iniyoruz. Bu gezi 2002 doğumlu kızımız Irmak’ın da ilk yurtdışı seyahati. Monique ve Marc bizi karşılıyorlar havaalanından, Brüksel’den 1 saatlik bir yolculukla kuzeybatıya doğru gidiyoruz ve Lokeren yakınlarında Hollanda sınırında Moerbeke’deki evlerine* ulaşıyoruz.
 


 İşte Monique ve Marc:

  
*Ev dedim ama evlerini aynı zamanda bir butik hotel şeklinde kullanıyorlar, yaklaşık 10 sene kadar önce başladılar bu organizasyona: 

http://www.mennershof.be/10.html

 
İşte kaldığımız yer, ara ara yağmur yağıyor, tipik Belçika havası:

 Bahçe oldukça büyük:


 

 


 
Bahçenin diğer tarafında uzak böümde atlar var, Irmak çamuru görünce dalıyor, babasının kızı ne de olsa:

 

 Irmak Marc’ın korumasında atlara biraz daha yakınlaşıyor:

 Akşam yemekte evdeyiz. Monique bu konuda gerçekten bir uzman, güzel kırmızı şarap eşliğinde nefis bir yemek yiyoruz ve bir miktar sohbetten sonra odalara çekliyoruz…

 2. Gün: Moerbeke-Yerseke-Zierikzee-Moerbeke – 250 km:

 


 

Bugün sabah kahvaltısından sonra atların ve horozlarla tavukların karınlarını doyurduktan sonra hep beraber yola koyuluyoruz. En son 1999 da evlenmeden önce geldiğimde gitmiştim Zierikzee’ye ve şimdi yine aynı yere kuzeye doğru yola koyuluyoruz, 5 dakika kadar sonra Hollanda tarafına geçiyoruz (yolda tabii ki sınır diye bir şey yok), hava yağmurlu. Hollanda’nın güneybatısında kalan bu bol sulu (deniz girintili / kanallı) bölgeye Hollandalılar Zeeland diyorlar. 

Yukardaki harita eski versiyon olduğu için gittiğimiz yol gözükmüyor ben de o şekilde işaretleyemedim. Terneuzen isimli yerden karşıya suyun altından tünel yapmışlar ve yaklaşık 7-8 km lik 2 şerit gidiş olan tünelden karşıya geçiyoruz. Dönüş için de yanında ayrı bir 2 şerit tünel var. Hollanda’lılar su teknolojileri konusunda çok ilerdeler, bir sebep de suyla çok haşır neşir olmaları ve ülke su seviyesinde olduğundan sudan korkmaları ve önlemleri ona göre almaları. Bu geçtiğimiz deniz girintisi / su kanalını Westerschelde olarak adlandrımışlar.
 

Bugünkü rota daha iyi anlaşılsın diye tüm geçtiğimiz yolu harita üzerinde siyahla işaretliyorum:

 

 

1 saat kadar sonra Yerseke’deyiz, etraf sakin. 


 
Ara ara yağmur yağıyor, burası midye yetiştirme bölgesi ve midyeleriyle ünlü, işte çiftliklerin görüntüsü:

 

 
Belçika ve Fransa’da midye çok sevilen ve tüketilen bir besin ama sevilen pişirme şekli Türkiye’dekinden farklı, başka sebze ve malzemelerle beraber midyeleri de kabuklarıyla suyun içine atıp haşlıyorlar ve piştikten sonra sofraya aynı tencere ile servis edip yiyorlar.

Biraz daha dolaşıp tekrar arabaya biniyoruz ve Zierikzee’ye doğru yola koyuluyoruz. Zeeland’ın hemen hemen tamamında yollar zeminden 50 cm kadar yukarda yapılmış. Yine suya karşı alınmış bir önlem, olur da bölgeyi su basarsa ulaşımın aksamaması düşünülerek yapılmış. İnsan ister istemez bir bir de Türkiye’yi düşünüyor… Goes üzerinden haritada görülen ikinci deniz girintisi kanalı (Oosterschelde) üstten köprü ile geçiyoruz ve Zierikzee’ye ulaşıyoruz: 


 

 
Burası özellikle Alman turistlerin çok rağbet ettiği bir yer, yemeğimizi burada bir restaurantta yiyoruz:
 

 
Irmak dondurmayı çok sevdiğinden yine abartmış:


 
Arka taraftan yürüyerek arabamıza doğru geliyoruz:


 Yemekten sonra batıya doğru gidiyoruz, amacımız en batıda Nordsee tarafında yapılmış muhteşem köprüyle Oosterschelde’yi güneybatıya doğru geçmek. Durgun olan hava ve su bir anda köpürmeye başlıyor, yağmur sürekli ve şiddetlenerek yağmaya başlıyor, Nordsee inanılmaz kabarık. Üzerinden geçtiğimiz köprünün özelliği köprünün altında devasa pistonların bulunması ve denizin dalgalı ve azgın olduğu zamanlarda pistonların inerek su akışını kapatması ve kanallardaki suyun yükselmesini önlemesi. Zaten güneye doğru köprüden geçerken sağ tarafımızda deniz azgın şekilde köpürürken solumuzdaki kanal sütliman. Maalesef resim yok çünkü bu sıralar hep kamera çekimi yapmıştım. 

Dümdüz güneye Vlissingen’e doğru devam ediyoruz, amacımız bu sefer feribotla Westerschelde’yi geçmek ama Vlissingen’e geldiğimizde feribotların çalışmadığı sürpriziyle karşılaşıyoruz ve mecburen doğuya doğru yöneliyoruz. Tünelle geldiğimiz yoldan Terneuzen’e geçiyoruz ve kısa bir süre sonra da Belçika sınırına Moerbeke’ye ulaşıyoruz.

Eve döndüğümüzde Sluiper ve Zorro Monique ve Marc’ın üzerine atlıyorlar özlemle, biz de eğleniyoruz onları seyrederken. Sluiper köpekleri Zorro da kedileri ve hep tatlı bir rekabet ve kıskanlık içindeler. Irmak için de büyük eğlence onların varlığı. Monique o yorgunluğun üzerine akşam yemeği için nefis bir şeyler hazırlamaya başlıyor. Kırmızı şarap eşliğinde yemeğimizi yiyoruz, sohbetin ardından Irmak’ın ısrarlarıyla yatmadan önce Uno partisi yapıyoruz:


 
3. Gün: Moerbeke-Oostende-Brugge-Gent-Moerbeke – 200 km:

 

Bugün program yoğun, güzel bir uyku sonrası kahvaltı için aşağıya iniyoruz, Monique sofrayı hazırlamış bile.

 

 
Unutmadan yazıyim, hayatım boyunca yediğim en lezzetli yumurtayı sabah kahvaltılarında yedim, taze doğal köy yumurtası, bahçedeki tavuklardan. Akşam yemeğinde yediğimiz tavuk da lezzet olarak başka bir dünyadan gelmeydi, hep doğallıktan kaynaklı bir lezzet. O tarihten beri Türkiye’de tavuk yiyemez hale geldim.

 Bugün program yoğun demiştik, Monique bize arabasını veriyor bugün, Gülçin ve Irmak’la beraber büyükçe bir ring yaparak günü tamamlayacağız. Çok sevdiğim şehirleri tekrar göreceğim için tatlı bir mutluluk var içimde.

 Moerbeke’den batıya doğru Hollanda sınırına paralel yola koyuluyoruz, Oostende’nin kuzeyindeki Knocke’ye ulaşıyoruz. Burası deniz kenarında bazı Belçika’lıların yazlıklarının da bulunduğu bir yerleşim. Çok güzel evleri ile meşhur bir yer. Önce deniz kıyısına gidiyoruz, yazın oldukça kalabalık olan kumsalda kimsecikler yok tabii:

 Yağmur var hafiften, hızlı bir otomatik çekim sahil yolundan:

 Ve arabaya biniyoruz Oostende’ye doğru yola koyuluyoruz. Irmak’ın arabadan çektiği güzel yapılardan seçmeler: 

 

 Oostende’ye yaklaşırken bulutlar açılıyor, güneş kendisini gösteriyor, keyfimiz yerinde. Oostende’den İngiltere şehirlerine feribotlar kalkıyor. Arabayla biraz dolaşarak doğuya Brugge’ye doğru dönüyoruz. Brugge şehir merkezinin tam altındaki büyük otoparka parkedip şehri keşfe çıkıyoruz: 


 Brugge çok güzel bir şehir, kanalları, yapıları, yeşili, insanları yoldan geçen faytonlarıyla ayrı bir dünyada hissediyor insan kendisini, hava da açık ve güzel, Irmak ve Gülçin de çok sevdiler. Yemek için güzel bir restaurant buluyoruz. Buralarda da daha çok kamera çekimi olduğundan fazla resim yok maalesef. Yürüyerek arabaya doğru dönüş yoluna geçiyoruz: 


 Arabamıza ulaşıyoruz ve hızla Gent’e doğru yola çıkıyoruz, çok oyalandık, daha doğrusu 1 güne bu kadar yoğun bir program yapınca zaman çok kısıtlı. Otobandan Gent’e ulaşıyoruz ama nereye park edeceğimizi bulamıyoruz, kaybolurken güzel bir parkta bir fotoğraf molası veriyoruz:

 Sonra merkezi bulalım derken çok vakit kaybediyoruz ve bir park yeri bulup parkediyoruz, bir miktar uzak kalıyoruz şehir merkezine. Hava da kapattı arada bir atıştırıyor, ara yollardan şehir merkezine yaklaşmaya çalışıyoruz:

 Maalesef çok geç oldu, hava kararmaya başladı, Gent’i detaylı dolaşmak konusunu başka bir Belçika gezisine bırakıyoruz ama şehrin ünlü çikolatacılarını buluyoruz tabii: 


 

 Tekrar arabamıza yöneliyoruz ve Gent’ten çıkıyoruz. Kuzeye Zelzate yönüne çıkacağız. Gent aynı zamanda büyük bir liman şehri! Evet denize belki 60-70 km mesafede bir şehirde devasa gemiler görmek insanı epeyi şaşırtıyor. Gent büyük bir kanal yoluyla denize bağlanıyor ve ticaretinde liman çok önemli bir yer tutuyor. Havanın kararmasından dolayı ve küçük yerleşimlerden geçtiğimiz için yanımızda GPSimiz de olmadığından biraz karıştırıyoruz yolu Zelzate tarafında, sonra doğru yolu bulup Moerbeke’deki evimize ulaşıyoruz.

 Sluiper bu sefer bizi özlemiş: 


 Soframız ve yemekler hazır:

 Son akşamımız olduğu için Marc yemek öncesi önden bir şampanya açıyor:

 

 Güzel bir sohbet sonrası nefis bir yemek ve günün tatlı yorgunluğu ile günü bitiriyoruz.

 
4. Gün: Moerbeke-Brüksel- İstanbul:

 Bugün Belçika’da son günümüz, akşamüstü Brüksel’den İstanbul’a döneceğiz ve bu son yarım günde Brüksel’e Atomium’a gitmeyi planladık. Moerbeke’de kaldığımız evin bahçesinde son bir  tur atıyoruz Irmak’la:

 


 
Arabaya biniyoruz ve Brüksel’e doğru yola çıkıyoruz, Brüksel Atomium park yerine bırakıyoruz arabayı ve yürümeye başlıyoruz:


 
Bir alıntıyla Atomium’u tanıyalım:

“Atomium, 1958 yılında Expo '58 fuarı için yapılmış Belçika'nın Brüksel şehrinde bulunan anıt binadır.

André Waterkeyn tarafından tasarlanmıştır. 102-metre (335-feet) yüksekliğinde , dokuz çelik kürenin birleştirilmesi ile oluşur. Demirin kristal kafes yapısının 165 milyon kez büyütülmesinden esinlenmiştir. 6 ay boyunca durması beklenirken günümüzde modern Brüksel mimarisinin sembolü haline gelmiştir.

Küreler 12 boru ile birbirine bağlanmış ve yürüyen merdivenlerle fuar hollerine geçiş yapılmıştır. En yüksekteki küre Brüksel'in panoramik görüntüsüne hakimdir. Her küre 18 m çapındadır. 2008 yılında 3 küre ziyarete kapatılmış olup diğerlerine yürüyen merdivenlerle ulaşılabilmektedir. Dikey yönde hareket eden asansörler ise oldukça hızlı hareket etmektedir. (5 metre/sn)”

Atomium’un alttan görüntüsü şu şekilde:


 

İçine giriyoruz ve biletlerimizi alarak hızlı asansörle yukarı çıkıyoruz, tepedeki küreden görüntüler muhteşem:


 Aşağıda gözüken Mini-Europe, maalesef zaman azlığından dolaşamayacağız. Sanıyorum bizdeki Miniatürk türünden bir şey:


 
Küreler arası ulaşım dışarıdan bakıldığında boru şeklinde duran malzemelerin içindeki yürüyen merdivenlerle sağlanıyor:



 Her kürenin içinde başka bir şeyler sergileniyor. Neler sergilendiğini anlatmiyim ki sürpriz olsun ama etkileyici ve mutlaka görülmesi gereken bir yapı Atomium. 

Bütün küreleri dolaştıktan sonra son kürede bir mola veriyoruz ve bir şeyler içiyoruz:


Daha sonra hızlı bir şeyler atıştırıp havaalanına doğru yola koyuluyoruz. Monique ve Marc’a yaptıkları müthiş evsahipliği için tekrar tekrar teşekkür edip bir dahaki sefere İstanbul’da görüşmek üzere vedalaşıyoruz…

 

Taner Üstün – Eylül 2008